<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onuncu Kent &#124; Hüseyin ŞİMŞEK &#124; &#187; Dinler Hakkında Genel Bilgi</title>
	<atom:link href="http://www.onuncukent.com/yazilar/dinler-hakkinda-genel-bilgi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuncukent.com</link>
	<description>Sorgusuz bir hayat sürdürdüğümüz sürece karanlığa mahkum kalırız &#124; Hüseyin ŞİMŞEK</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 17:18:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Urartular’da Din</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/05/26/urartular%e2%80%99da-din/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/05/26/urartular%e2%80%99da-din/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 May 2010 20:24:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dinler Hakkında Genel Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[urartular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4623</guid>
		<description><![CDATA[Başkent Tuşpa (Van) olan Urartu Devleti; en güçlü döneminde günümüzdeki Doğu Anadolu, Kuzeybatı İran, Irak&#8217;ın küçük bir bölümü ile Ermenistan&#8217;ın güneyine egemendi. Sınırları kuzeyde Erzurum-Kars-Ardahan yaylası, güneyde Toroslar, doğuda Urmiye Gölü havzası, batıda Fırat Nehri (şimdiki Karakaya baraj alanı) olarak çizilebilir. Urartu döneminde kuzeyde Diauehi, Qulha, Tariu ülkeleri ile bozkırlı Isqugulu toplumları, batıda Hatti (Melitea, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Başkent Tuşpa (Van) olan Urartu Devleti; en güçlü döneminde günümüzdeki Doğu Anadolu, Kuzeybatı İran, Irak&#8217;ın küçük bir bölümü ile Ermenistan&#8217;ın güneyine egemendi. Sınırları kuzeyde Erzurum-Kars-Ardahan yaylası, güneyde Toroslar, doğuda Urmiye Gölü havzası, batıda Fırat Nehri (şimdiki Karakaya baraj alanı) olarak çizilebilir. Urartu döneminde kuzeyde Diauehi, Qulha, Tariu ülkeleri ile bozkırlı Isqugulu toplumları, batıda Hatti (Melitea, Qumaha ve Tabal), güneyde Assur güneydoğuda Mana ve Parşua ülkeleri bulunmaktaydı.</p>
<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt14.JPG"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4624" title="Slayt1" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt14-430x240.jpg" alt="Slayt1" width="430" height="240" /></a></p>
<p>Urartu adına Assur yazıtlarında ilk kez Uruatri biçiminde M.Ö.XIII.yy rastlanmaktadır. M.Ö. XIII yy ile IX. yy arasında Uruatri ve Nairi toplulukları Doğu Anadolu&#8217;da beylik ve aşiretler halinde yaşamışlardır.</p>
<p>Bölgede Urartularda Krallık M.Ö. IX. yy ortasında I. Sarduri ile ilan edilir. İlk Urartu yazıtı ve Van Kalesi&#8217;ndeki ilk anıtsal mimari bu krala aittir. Uratu Krallığı ;M.Ö. 7. yy&#8217;daki en güçlü krallarındandan biri olan II. Rusa&#8217;dan sonra ise gittikçe zayıflamış ve M.Ö. VI. yy başlarında tarih sahnesinden çekilmiştir</p>
<h2><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt23.JPG"><img class="aligncenter size-full wp-image-4625" title="Slayt2" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt23.JPG" alt="Slayt2" width="296" height="406" /></a><span style="color: #ff0000;">Urartular’da Din ve Tanrılar</span></h2>
<p>Van/ Meher Kapı anıtındaki yazıta göre, Urartu&#8217;da adlarına belirli dönemlerde kurban kesilen ve ilk üç sırayı Haldi, Teişeba ve Şivini’nin paylaştığı 79 tanrı, tanrıça, tanrısal özellik bulunmaktadır. Haldi ;(Eşi Bagbartu/ Bagmaştu/ Arubani) Urartuların baş tanrısı idi. Haldi, Assur yazıtlarında XIII.yy&#8217;dan itibaren rastlanan bir isim idi. En büyük tapınağı Muşaşir&#8217;de idi. Teişeba (Fırtına T) Hurri kökenlidir ve Hititlerde Teşup ile aynı tanrı olmalıdır. Şivini de (Güneş T) Hurri kökenlidir. Hititlerdeki Şimegi&#8217;nin karşılığıdır.</p>
<p>Urartular Anzaf, Çavuştepe, Ayanıs ve Toprakkale gibi büyük merkezlerde tanrıları için kule tipi tapınaklar ve Meherkapı gibi açık alanlardaki kayalara kapı görünümlü kutsal nişler yapmışlardı.</p>
<h2><span style="color: #ff0000;"> Ölü Gömme</span></h2>
<p>Urartu&#8217;da yakarak veya yakmadan gömü yapılmaktaydı. Yönetici kesim ve olasılıkla aileleri büyük kale ve merkezlerin yakınındaki çok odalı kaya mezarlarına birlikte, diğerleri ise olasılıkla sosyal statülerine göre toprak altına inşa edilen oda mezarlara, basit toprak mezarlara veya yakılarak urne adı verilen küplere gömülmekteydiler. Merkezde Van Kalesi, batıda Palu, Mazgirt, Altıntepe&#8217;de, kuzeyde Aras Nehri&#8217;nin güney bölgesinde, doğuda Sangar (İran&#8217;da Bastam&#8217;ın kuzeyi) gibi önemli merkezlerin yakınında çok odalı kaya mezarları bulunmaktadır. Dilkaya, Karagündüz ve Yoncatepe&#8217;de ise soyulmadan günümüze ulaşmış, içinde birden çok gömü bulunan yeraltı oda mezarları incelenmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/05/26/urartular%e2%80%99da-din/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cennet Yolcuları</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/05/16/cennet-yolculari/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/05/16/cennet-yolculari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 May 2010 19:11:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dinler Hakkında Genel Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cennet Yolcuları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4516</guid>
		<description><![CDATA[Cennnet Yolcuları çok kısa bir geçmişe sahip yeni ortaya çıkan dini bir akımdır. Tarikat olarak nitelenebilecek bir yapıya sahip olmasına rağmen ; tarikatların bir din, mezhep gibi sabit bir inanca hizmet ettiğin göz önüne alındığında yeni bir dini akım olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Cennet Yolcuları nın kurucusu taraftar sayısı, taraftarlarının yaşadığı bölgeler hakkında net [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cennnet Yolcuları çok kısa bir geçmişe sahip yeni ortaya çıkan dini bir akımdır. Tarikat olarak nitelenebilecek bir yapıya sahip olmasına rağmen ; tarikatların bir din, mezhep gibi sabit bir inanca hizmet ettiğin göz önüne alındığında yeni bir dini akım olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Cennet Yolcuları nın kurucusu taraftar sayısı, taraftarlarının yaşadığı bölgeler hakkında net bir bilgi olmamasına rağmen Ülkemiz ve Avrupa da yaşadıkları ve sayılarının birkaç yüz kişiyle sınırlı olduğu tahmine edilmektedir. Cennet Yolcularının inançlarını temelinde Peygamber, Mesih gibi bir kurtarıcıyı reddetmesi ve temelinde kişiselliğin yatmasıdır. Bu yönüyle Cennet Yolcuları felsefi din görünümündedir.</p>
<p align="center">
<a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Sunu13.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4517" title="Sunu1" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Sunu13.jpg" alt="Sunu1" width="397" height="376" /></a></p>
<p><strong>İnanç Sistemleri</strong></p>
<p>1-Tanrı vardır ve tektir.O gerçekten büyük güçlere sahiptir.</p>
<p>2-Tanrı bizi Dünya&#8217;ya sınamak için değil yaşattırmak için göndermiştir.</p>
<p>3-Ölümden sonra yaşam vardır.Ve ahiret diye bilinen bu yaşamda gerçekten de cennet cehennem vardır.</p>
<p>4-Tanrı insanı yaratırken O&#8217;na en iyi şekilde değerlendirmesi için iki büyük hazine verir.Yaşam ve Zihin.İnsan Dünya&#8217;ya geldiğinden itibaren bu iki hazineyi nasıl değerlendirdiğine göre Tanrı tarafından sınanır.</p>
<p>5-Kutsal Kitaplar,Peygamberler,Hadisler,mucizeler ve bize Tanrı tarafından gönderildiği söylenen bir çok safsata Tanrı&#8217;ya karşı verdiğimiz sınavda bize karşı kurulmuş tuzaktır.</p>
<p>6-5. maddede belirtilen tuzaklara düşenler Tanrı&#8217;nın kendisine verdiği hazineye ihanet etmiş olurlar ve Tanrı tarafından en ağır şekilde cezalandırılmayı hak ederler.</p>
<p>7- Önlerine konulan tüm aldatıcı tuzakları ellerinin tersleriyle itip yaşam ve düşünme haklarını en iyi şekilde kullananlar Tanrı&#8217;ya olan saygılarını göstermiş olurlar.Ve bu kimseler Tanrı tarafından &#8220;Ödül Evren&#8221;ine konarak ödüllendirilirler.</p>
<p>8-Ödül evreninde sadece mutluluk yoktur.Orada aynı yaşadığımız Dün- yada olduğu gibi her şey zıddını barındırır.Ödül Evreninde karşılığı bulunmayan tek şey yaşamaktır.Cennet Yolcularına göre Ödül evreni insana alabileceği en büyük hediyeyi verir;ona sınırsız yaşama hakkı tanır.</p>
<p>9-Temel amacı olmadığı halde Tanrı bizi yine de sınar.Ancak bunu yaparken esas aldığı şey bize verdiği en büyük armağan olan beynimizi ne kadar iyi kullanabildiğimize bakar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/05/16/cennet-yolculari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rafızilik</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/05/14/rafizilik/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/05/14/rafizilik/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 May 2010 16:49:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dinler Hakkında Genel Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Rafızilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4459</guid>
		<description><![CDATA[Rafızilik, Ebubekir ile Ömer&#8217;in halifeliklerini kabul etmeyen Şiilik kolu. Rafızilik, VII. yy. ortalarında yahudi asıllı İbni Sebe tarafından kurulan, halife Ali ve evlâdına aşırı ölçüde bağlanan, sünni mezhebinin bütün görüşlerine karşı çıkan bir inançtır. Genellikle Şii mezhebinin fırkalarından biri sayılır. Hz. Muhammed&#8217;in ölümünden sonra ortaya çıkan halifelik meselesi Müslümanlar arasında birtakım anlaşmazlıkların doğmasına yol açtı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/images.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4460" title="images" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/images.jpg" alt="images" width="201" height="167" /></a>Rafızilik, Ebubekir ile Ömer&#8217;in halifeliklerini kabul etmeyen Şiilik kolu.</p>
<p>Rafızilik, VII. yy. ortalarında yahudi asıllı İbni Sebe tarafından kurulan, halife Ali ve evlâdına aşırı ölçüde bağlanan, sünni mezhebinin bütün görüşlerine karşı çıkan bir inançtır. Genellikle Şii mezhebinin fırkalarından biri sayılır.</p>
<p>Hz. Muhammed&#8217;in ölümünden sonra ortaya çıkan halifelik meselesi Müslümanlar arasında birtakım anlaşmazlıkların doğmasına yol açtı. Bazısı Ali&#8217;nin halife olması gerektiğini, Hz. Muhammed&#8217;in sağlığında onu kendisine halife olarak seçtiğini ileri sürdü. Müslümanların çoğu, özellikle Ebubekir&#8217;i tutanlar bu görüşe karşı çıktıkları için Ali halife olamadı. Halifelik makamına sırayla Ebubekir, Ömer ve Osman geçti. Ali, ancak onların ölümünden sonra halife olabildi. Bu yüzden, anlaşmazlık büyüdü.</p>
<p>Ali&#8217;yi tutanlar Ebubekir, Ömer, Osman ve Muaviye&#8217;ye karşı direnişe geçtiler. Halifelik konusundaki anlaşmazlığı din anlayışına bağlayan İbni Sebe sonradan Rafızilik diye anılan görüşlerini üç noktada topladı: 1. Hz. Muhammed bir peygamber olduğuna göre ölmemiştir. O da İsa peygamber gibi günün birinde tekrar yeryüzüne gelecektir. Buna inanmayanlar, Kur&#8217;an&#8217;ın gerçek anlamını kavrayamayanlardır.</p>
<p>Kur&#8217;an’ın biri zahiri (görünüşte), biri de batıni (içrek) olmak üzere iki anlamı vardır. Onun görünüşteki anlamına bağlananlar, özünü bilmedikleri için, bu gerçeği anlayamamışlardır. Ebubekir, Ömer, Osman ve Muaviye Ali&#8217;nin hakkını yediler. Hz. Muhammed&#8217;in yolundan ayrıldılar. Ali ölmedi, tekrar dünyaya dönecek, insanlara adalet dağıtacak, Allah&#8217;ın yolunu gösterecektir; 2. her peygamberin bir vasisi vardır. Hz. Muhammed&#8217;in vasisi de Ebu Talib&#8217;in oğlu Ali&#8217;dir.</p>
<p>Hz. Muhammed&#8217;den sonra Müslümanların başına geçmek, onları yönetmek görevi Ali&#8217;nindir. İmamlık hakkını Ali&#8217;nin elinden alanlar, İslam dinine göre büyük zalimlerdir. Ali&#8217;nin hakkını ilk defa inkâr eden Ebubekir, sonra sıra ile Ömer, Osman ve Muaviye&#8217;dir; 3. Allah, Ali ve evlâdında görünüş alanına çıktı. Onların özünde Allah&#8217;ın bir cüz&#8217;ü saklıdır (hulul). Bu yüzden Ali, belli bir anlamda Allah&#8217;dır. Allah, Ali&#8217;nin kişiliğinde göründü, onun dilinden konuştu, öyleyse Ali&#8217;ye inanmak Allah&#8217;a iman etmek; Allah&#8217;a inanmak Ali&#8217;ye iman etmektir.</p>
<p>İbni Sebe&#8217;nin bu düşünceleri kısa bir süre içinde geniş bir çevreye yayıldı, özellikle İranlılar tarafından kolaylıkla benimsendi. Bu inanca bağlananların kimi Ali&#8217;yi bir ilâh, kimi de Nebiyyi nâtık (konuşan peygamber, yeniden ortaya çıkan bir resul) olarak kabul ettiler. Her iki görüşe göre Ali&#8217;ye itaat etmek bir din borcudur, bir tanrısal buyruktur. Ali&#8217;ye inanmayan, onun izinden yürümeyen Müslüman değildir, din açısından suçludur.</p>
<p>Rafıziliğe göre Kur&#8217;an, görünüş bakımından bir kabuktur; gerçek, bu kabuğun içinde gizlidir. Namaz, zekât gibi din görevlerinin amacı Hz. Muhammed ile Ali&#8217;yi sevmektir. Hz. Muhammed ile Ali&#8217;yi candan sevenler namaz kılmış, zekât vermiş sayılır. İslâm dininde muharremat adı verilen yasaklar Ebubekir ile Ömer&#8217;in yolundan gitmek, hatmiye mezhebinden olanlara karşı çıkmak, direnmek demektir.</p>
<p>Sünni mezhebine aşırı ölçüde bağlı kalan bazı İslam bilginleri, Rafıziliğin İslam birliğini parçalamak için ortaya atılan siyasi bir görüş olduğunu ileri sürerler; fakat Rafızilik, daha çok, eski İran dini inançlarının İslam dini ilkeleriyle kaynaştırılması sonucu doğdu. Bu yüzden, İslamlığa karşı siyasi değil, dini bir direniş, karşı çıkış niteliğindedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/05/14/rafizilik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bahailik</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/05/13/bahailik/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/05/13/bahailik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 18:07:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dinler Hakkında Genel Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Aşkabat]]></category>
		<category><![CDATA[Bahailik]]></category>
		<category><![CDATA[Chicago]]></category>
		<category><![CDATA[Farsça]]></category>
		<category><![CDATA[Kaim]]></category>
		<category><![CDATA[Kitab-ı Akdes]]></category>
		<category><![CDATA[MabediBahai Tapınakları]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[Mirza Hüseyin Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Ali Muhammed]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4431</guid>
		<description><![CDATA[Bahai Dini: 1800&#8242;lerde İran&#8217;da Mehdi inancının uzantısı olarak doğan Babiliğin Bağımsız Dine dönüşmüş biçimi. Tüm dünyada inananları olan evrensel bir dindir. Bahai Tarihi, 1844&#8242;te Bab&#8217;ın (Seyyid Ali Muhammed) yeni bir çağın gelmekte olduğunu ve yeni bir Peygamber&#8217;in geleceğini ilan etmesiyle başlar. Bahailiğin kurucusu ve peygamberi, lakabı Bahaullah olan Mirza Hüseyin Ali&#8217;dir 21 Nisan 1863&#8242;te yeni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt12.JPG"><img class="alignleft size-full wp-image-4432" title="Slayt1" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt12.JPG" alt="Slayt1" width="234" height="258" /></a>Bahai Dini: 1800&#8242;lerde İran&#8217;da Mehdi inancının uzantısı olarak doğan Babiliğin Bağımsız Dine dönüşmüş biçimi. Tüm dünyada inananları olan evrensel bir dindir. Bahai Tarihi, 1844&#8242;te Bab&#8217;ın (Seyyid Ali Muhammed) yeni bir çağın gelmekte olduğunu ve yeni bir Peygamber&#8217;in geleceğini ilan etmesiyle başlar. Bahailiğin kurucusu ve peygamberi, lakabı Bahaullah olan Mirza Hüseyin Ali&#8217;dir 21 Nisan 1863&#8242;te yeni dini ve yeni prensipleri Bağdat&#8217;ta sürgünde iken ilan etti.</p>
<p><strong>Prensipleri</strong></p>
<p>İnsanlık alemi tek bir ailedir<br />
Irk, din, dil, cinsiyet gibi tüm önyargılar kaldırılmalıdır<br />
Tüm dinlerin temeli birdir (şimdilik son din İslam ya da Bahailik değildir, gelecekte de dinler gelecektir)<br />
Din bilim ve akıl ile uyum içinde olmalıdır<br />
Kadın ve erkek eşittir<br />
Genel barış için çalışılmalıdır<br />
Evrensel eğitim hedeflenmelidir<br />
serbest düşünce ile gerçek araştırılmalıdır<br />
Aşırı zenginlik ve yoksulluk kaldırılmalıdır.<br />
Bahai Dininde tek evlilik (monogami) esastır, kadınlar türban takmak zorunda değillerdir. Tüm dünya ülkelerinde değişik ırksal ve dinsel kökenden gelme (İslam, Hıristiyan, Yahudi, Zerdüştî, Hindu vs) Bahailer vardır. Bahai Dinine göre tüm dinlerin kaynağı ve amacı ortaktır ve birbirine aykırı değildirler. Düşmanlık aracı haline gelmeleri tarihte insanların dinleri güç elde etme amaçlarına alet etmelerinden kaynaklanmıştır. Buna göre Bahailikte &#8220;eğer din sevgi ve birliğe değil, düşmanlık ve ayrılığa neden oluyorsa dinsizlik daha iyidir&#8221;. Daha önceki dinlerde olduğu gibi bundan sonra da insanlara ahlaki ve ruhani eğitim sağlamak amacıyla başka peygamberler geleceğine inanılır.</p>
<p><strong>Tarihi Bilgiler<br />
</strong></p>
<p>Yeni Delhi&#8217;de Bahai MabediSeyyid Ali Muhammed(Bab) (Bab, Arapça&#8217;da kapı demektir), kendisinin tüm Müslüman aleminin beklediği kişi olan &#8220;Kaim&#8221;, &#8220;Mehdi&#8221; olduğunu 23 Mayıs 1844&#8242;te ilan etti. Binlerce kişi Bab&#8217;a inanarak &#8220;Babi&#8221; oldu. Bu gelişmeler ve onun eski dini yapıya göre çok yenilikçi ve radikal fikirleri ortaya koyması İran&#8217;da işkencelere ve baskılara yol açtı. Bab, 1850&#8242;de Tebriz şehrinde kurşuna dizildi. Birçok Babi ise yine İran&#8217;da değişik feci işkence yöntemleri ile öldürüldü. Bab&#8217;ın ölümünden sonra &#8220;Babi&#8221;lere Mirza Hüseyin Ali (Bahaullah) liderlik etti. Bahaullah ve beraberindekiler İran Kaçar yönetiminin baskısıyla, Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan görüşmeler sonunda Bağdat&#8217;a sürgün edildi. Bahaullah 1863&#8242;te burada, Bab&#8217;ın gelişini müjdelediği kişinin kendisi olduğunu ve insanlık tarihinde bütün önceki dinlerin gelmesini vaad ettiği &#8220;dünyanın bir vatan gibi olacağı, insanların artık savaş yapmayı öğrenmeyecekleri&#8221; Mehdi çağının gelmiş olduğunu ilan ederek Bahai Dini&#8217;nin yeni prensiplerini açıkladı. Bahaullah&#8217;ın hayatının 40 yılı Osmanlı İmparatorluğu topraklarında geçti. 12 Aralık 1863&#8242;te vardığı Edirne&#8217;de bu tarihten itibaren 5 yıla yakın yaşadı.</p>
<p>Mirza Hüseyin Ali (Bahaullah) ‘ nin vefatından sonra büyük oğlu Abdülbaba ( 1844-1957 ) öğretinin liderliğini yapmış, Abdülbaha &#8216; nın vefatından sonra ise büyük torunu Şevki Efendi Bahai misyonunun liderliğine getirilmiştir.</p>
<p>Bahai Dünya Merkezi İsrail&#8217;in Hayfa şehrindedir. 1868&#8242;ten itibaren Bahaullah ve ailesinin ve beraberindeki inananlarının o tarihte Osmanlı toprağı olan Akka Kalesine (bugün İsrail&#8217;de Akdeniz kıyısında) sürgün edilmesi ve orada vefatına kadar yaşamaya devam etmesi sonrasında Akka&#8217;nın hemen yanındaki Hayfa şehri, Bahai Dünya Merkezi&#8217;nin yeri oldu. Bahailik Birleşmiş Milletler&#8217;de temsil edilmekte ve dünyadaki gayrisiyasi alanlarda sosyoekonomik projelere katkıda bulunmak için çalışmaktadır.</p>
<p><strong>Kutsal Yazılar ve İbadet </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt22.JPG"><img class="size-full wp-image-4433 aligncenter" title="Slayt2" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt22.JPG" alt="Slayt2" width="235" height="236" /></a></strong></p>
<p><strong>Kutsal Kitaplar<br />
</strong><br />
Temel yasaları ve dinin şer&#8217;i hükümlerini içeren Kutsal kitap olan Kitab-ı Akdes (En Kutsal Kitap), İkan Kitabı [Kitab-ı İkan- Tevrat, İncil ve Kur'an'daki bazı ayetlerin açıklamasını ve bazı ilahiyat konularını içeren bir kitap. İkan, Arapça'da kesin bilgi demektir(ikan, yakîn, yakînen vb.)], Saklı Sözler (Kelimat-ı Meknune), Kurdun Oğlu Risalesi gibi kitaplardır. Bahailer, tüm dinlerin Kutsal Kitaplarının (Tevrat, İncil, Kur&#8217;an, Baghavad Gita ve diğerleri) tek bir sistemin parçaları ve insanlığın ortak dinsel mirası olduğuna, kutsallıklarını yitirmediğine inanırlar.</p>
<p>Kitab-ı Akdes, Bahailik&#8217;in en önemli kutsal kitabı. Dinin kurucusu Bahaullah tarafından kaleme alınmıştır. Arapça el-Kitab el-Akdes adıyla, Arapça yazılmıştır. Yine de çoğunlukla Farsça ismi olan Kitab-ı Akdes kullanılır. Bazen sadece &#8220;Akdes&#8221; olarak da anılır. Akdes kelimesinin anlamı &#8220;en kutsal, en mübarek&#8221;tir.</p>
<p>Her ne kadar kitabın bir kısmının daha erkenden yazılmış olduğuna dair bazı deliller olsa da, genel kanı kitabın 1873 yılı civarında tamamlanmış olduğudur</p>
<p>Kitab-ı İkan, yani İkan kitabı Bahai inancının kutsal kitaplarındandır.</p>
<p>Kitap 1862&#8242;de Bahailik&#8217;in kurucusu olan Bahaullah tarafından kaleme alınmıştır. Bir kısmı Farsça bir kısmı ise Arapça yazılmıştır. Bahaullah o sıralarda Osmanlı Devleti&#8217;ne bağlı olan Bağdat&#8217;ta sürgündedir. Bahai inancına göre Bahaullah vahyi ilk kez Siyah Çal&#8217;da, Kitab-ı İkan&#8217;ın yazılmasından yaklaşık on yıl önce almış fakat vahiy aldığını ve misyonunu açıkca ilan etmemiştir. Kitabın 2 gün ve gece içinde yazılmıştır. Bahaullah&#8217;ın, böylece de Bahailik&#8217;in, başlıca teolojik eseridir. Farsça Beyan&#8217;ın tamamlanışı olarak da tanımlanmıştır.</p>
<p><strong>İbadet<br />
</strong><br />
Başlangıçta islam dininin bir mezhebini andıran Bahailik zamanla bağımsız bir din halini almıştır. Bahailik &#8216;te Yahudilik ve Hıristiyanlıktan alınan esaslarda vardır. Bahailik, Allah &#8216; a, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamete ve Baha &#8216;ya imanı emreder. Bahailik için insan yaşamının amacı Tanrıyı tanımak O &#8216;na tapmak ve sürekli ilerleyen uygarlığı desteklemektir. Bahailik alemin birliğini sağlama ve dünya barışının temelleri oluşturma gayreti içerisindedir. Bahailik öğretilerinin en başında ;</p>
<p>- Bağnazlıklardan vazgeçilmesi<br />
- Kadın erkek eşitliği<br />
- Zorunlu eğitim<br />
- Uluslar arası ortak bir dilin gerekliliği<br />
- Aşırı zenginlik ve fakirliğin ortadan kaldırılmasının sağlanması gibi öğretiler Bahai dinin temel öğretileri arasında sayılmaktadır.</p>
<p>Bahailik &#8216;te namaz ve oruç gibi ilahi yasaların yanında insansı yasalarda bulunmaktadır. Bahailik aile kurumuna önem verir ve tek eşli evliliği emreder ve kendilerince zorunlu durumlar dışında birden fazla kadınla evlenemezler. Cenaze namazı dışında toplu namaz kılmazlar. Alkol kullanımı kesinlikle yasaktır. Bahailer herhangi bir siyasi ve politik düşünceyi savunmaz veya tavır almazlar. Yaşadıkları toplumun siyasi ve geleneksel kurallarını yorumlamaksızın kabul ederler.</p>
<p>Bahailer 21 mart günü başlayan her biri 19 gün süren 19 aydan oluşan Bahai Takvimini kullanırlar. Bahai Takvimine göre Bahailerin 9 kutsal günleri vardır ve son ay oruç tutarlar.. Günde üç vakit özel namaz kılarlar. Namaz kılarken islam &#8216;dan ayrılan önceleri mezhep sonra ayrı bir din hüviyetine dönüşen inanç sistemi olmalarına karşın Kabe &#8216;yi kıble olarak kabul etmezler. Bahaullah &#8216;ın oturduğu evin bulunduğu yeri kıble sayarlar.</p>
<p><strong>Bahai Dini&#8217;nde Dünya Barışı, Dünya Görüşleri<br />
</strong><br />
Dünya barışı sadece mümkün olmakla kalmayıp aynı zamanda kaçınılmazdır. Barışa, insanların eski davranış kalıplarına inatla sarılmasının sebep olacağı akla hayale sığmaz dehşetteki olaylardan sonra mı ulaşılacak, yoksa şimdi müşaverelerle belirecek iradenin tasarrufu ile mi kucak açılacak; bu, tüm dünya sakinlerinin önündeki bir seçimdir.</p>
<p>Dünyanın tek bir ülke olması, insanlığın vatanı olarak yeniden örgütlenmesi ve yönetimi için ilk temel şart, insanlığın birliğini kabul etmektir. Dünya barışını kurma çabalarının başarısı için bu ruhani prensibin evrensel ölçüde kabulü gereklidir. Bunun için, evrensel olarak beyan edilmeli, okullarda öğretilmeli ve sosyal yapıda içerdiği organik değişikliğe hazırlık olarak her millete devamlı olarak ifade edilmelidir.</p>
<p>En zararlı ve inatçı kötülüklerden biri olan ırkçılık barışın en büyük engellerinden biridir. Irkçılık uygulaması, bahanesi ne olursa olsun, insanlık onurunun en çirkin bir şekilde ihlalini teşkil eder.” “Zengin ve yoksul arasında ölçüsüz farklılık, şiddetli bir ıstırap kaynağı olarak dünyayı, hemen hemen savaşın eşiğine getiren bir istikrarsızlık halinde tutmaktadır.</p>
<p>Makul ve meşru bir vatanseverlik dışında, dizginlenmemiş bir milliyetçiliğin yerini daha geniş temelli bir bağlılığın, tüm insanlık sevgisinin alması gerekir. Bahaullah şöyle demektedir: ‘Dünya tek bir ülke ve insanlar onun vatandaşlarıdır.’ Dünya vatandaşlığı kavramı, bilimin ilerlemesi sebebiyle dünyanın tek bir mahalleymiş gibi daralmasının ve milletlerin tartışmasız şekilde birbirine bağımlı olmasının doğrudan bir sonucudur. Dünya milletlerinin hepsini sevmek insanın kendi memleketini sevmesini dışlamaz.</p>
<p>Dinsel çatışmalar tarih boyunca sayısız savaşlara ve çarpışmalara neden olmuş, ilerlemeye büyük bir engel teşkil etmiş, her dinden veya dinsiz insanlar için gitgide menfur hale gelmiştir. Bütün dinlerin mensupları, bu çatışmanın ortaya çıkardığı temel sorunlara bakmaya ve açık seçik cevaplar aramaya razı olmalıdırlar.</p>
<p>Kadınların özgürlüğü, iki cins arasında tam eşitliğin sağlanması, barışın daha az kabul edilmekle beraber, en önemli ön şartlarından biridir. Ancak kadınlar insan girişiminin her alanında tam ortaklığa kabul edilirse, uluslararası barışın boy vereceği ahlaki ve psikolojik ortam oluşabilir.</p>
<p>Tüm din ve ırklar birdir: “Hiç şüphesiz hangi milletten, hangi ırk veya dinden olursa olsun, tüm insanlık ilhamını bir İlahi Kaynaktan almaktadır ve tek Tanrı’nın kuludur.”</p>
<p><strong>Diğer Dinler&#8217;e Göre Bahailik<br />
</strong><br />
Birçok kaynağa göre Bahai Dini, yeni dini akımlar arasında sayılmaktadır. Bazı görüşlere göre, 19.yüzyılda doğmuş, başlıca büyük dinler ve diğer inançları sentezlemeye çalışan hümanist ve barışçıl bir dinsel harekettir; bazılarına göre bir din sayılmamaktadır. Bahailiği bir din olarak kabul edenler arasında, tarihsel kökeni nedeniyle onu İbrahimî Dinler arasında sayanlar da vardır.</p>
<p>Başta 3 büyük Ortadoğu dini, yani İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik inananlarının Bahailik ile çatıştığı ve karşı olarak öne sürdüğü noktaların başında &#8220;son din, son peygamber inanışı&#8221; sayılabilir. Çünkü bu üç dinin mensuplarında da, doğru yolda olma, bir daha başka peygamber gelmeyeceği inancı görülebilir. Örneğin Müslümanlık&#8217;taki son din kavramı gibi, Hıristiyanlık&#8217;ta İncil&#8217;de geçen &#8220;Alfa benim, Omega da Benim&#8221; -yani İlk benim, Son da benim- sözlerinden kaynaklanan sonluk inanışı, Musevilik&#8217;te (Yahudilik) de temelini Kutsal Kitap Tevrat&#8217;tan alan, Tanrı&#8217;nın seçilmiş tek dini olma inancı vardır. Bahailiğe göre ise bu ifadelerin kastettiği şey, bu dinlerin peygamberlerinin aslında aynı dini ve aynı öğretileri diriltmekte olduğu; dolayısıyla dinlerin bu noktada birbiriyle çelişik olmadığıdır.</p>
<p>Bahailik, dünyada birçok ülkede resmi din olarak tanınmakla birlikte bazı yerlerde bu söz konusu değildir. Özellikle doğduğu ülke olan İran&#8217;da başlangıcından itibaren meydana gelen baskılar ve ölümler sonrasında, dünyanın birçok kıtasına Bahailerin göçü yaşandı. Bugüne kadar geçen 150 yıllık sürede bu göçler yüzbinlerle sayılabilecek kadardır. İran&#8217;daki Bahailer halen kamu hizmeti ve üniversite öğrenimi haklarından yoksun durumdadırlar.</p>
<p><strong>Bahai Tapınakları<br />
</strong><br />
Chicago, Wilmette&#8217;deki Bahai MabediBahai Tapınakları, her dinden kimsenin sessiz olmak koşuluyla bildikleri şekilde ibadet edebilecekleri mekanlardır. Şimdiye dek her kıtada bir tane olacak şekilde 7 adet tapınak inşa edilmiştir. Bu tapınakların ortak özeliği, bir kubbeleri ve 9 girişleri olmasıdır (dünyada 9 dinin varolduğuna dair Bahai inancını yansıtır).</p>
<p>İlki Aşkabat’ta 1908’de inşa edilmişti. 1938’e kadar hizmet veren bu tapınak Sovyet rejimi tarafından ibadete kapatıldı; 1962’de bir depremle yıkıldı. Bu ilk tapınak; hastane, okul, hostel gibi başka bir çok birimi içeren bir kompleks idi.</p>
<p>1953 yılında ABD’nin Illinios eyaletinde Chicago’nun kuzeyinde bir Bahai mabedi tamamlandı. (Bakınız: resim)</p>
<p>Daha sonra inşa edilen tapınaklar sırasıyla şu ülkelerdedir: Uganda(Kampala), Avustralya (Sidney yakınında), Almanya (Frankfurt’un dışında), Panama (Panama City yakınında), Batı Samoa (Apia), Hindistan (Yeni Delhi)</p>
<p>En yeni Bahai Tapınağı olan Hindistan, Yeni Delhi’deki tapınak, 1986’da tamamlandı. Pek çok mimari ödül aldı.</p>
<p><strong>Osmanlı Reformcuları ve Bahailik </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt32.JPG"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4434" title="Slayt3" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Slayt32-430x281.jpg" alt="Slayt3" width="430" height="281" /></a></strong></p>
<p><strong>Osmanlılar/Tanzimat Devri<br />
</strong><br />
1789 Fransız Devrimi’nden sonra Hürriyetçilik (liberalizm) ve Milliyetçilik gibi bazı ideolojiler Osmanlı İmparatorluğu’na da ulaştı ve 19. yy.’a kadar Avrupa, Osmanlılar için önemli bir rol taşımıyordu, ancak ondan sonra Batı’nın gelişmiş orduları, hızla gelişen teknolojisi ve siyasi ve kültürel fikirleri gittikçe iktidarda olanların ve entellektüel grupların ilgisini çekmeğe başladı. Avrupa artık medeniyetsiz değildi lâkin büyük bir tehdit ve aynı zamanda araştırmaya değer bir model olarak görülüyordu. Osmanlıların baştaki Batı’ya olan hayranı ve taklidi daha sonra Batılılaşmanın, kendi toplumunu yeniden tanımlamak ve düzenlemek kanaatına yol açtı.</p>
<p>1839-1876 senelerini “Tanzimat Devri” olarak tanıyoruz. Bu devirde Sultan II.Mahmud, I.Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz iktidarlarında değişik alanda reformlar ilan edildi ve birkaç paşanın sayesinde gerçekleştirilmeğe çalışıldı. Reform Devrinin önemleri aşamaları, 1839&#8242;da Mustafa Reşid Paşa tarafından ilan edilen “Gülhane Hatt-ı Şerifi” ile başladı. Bu belge, sosyal haklar açısından herkese, hangi dine mensup olsa da, aynı hakları temin ediyordu. Gelecek 30 sene içinde bu ve daha sonraki belgelerin şartları yürürlüğe girecekti. Bu müddet esnasında, Mustafa Reşid Paşa başta olarak, Mehmed Emin Âli ve Keçecizade Mehmed Fuad Paşalar da önemli rol oynadılar. Âli ve Fuad Paşalar Bahai tarihinde iyi tanınan kişilerdir, çünki Bahaullah onlara, Kendisini ve başka Bahaileri, durumlarını hiç araştırmadan sürgün ettikleri için, şiddetli kelimeler yöneltmiştir.</p>
<p>Gülhane belgesinin ilanından hemen sonra reform çabaları, onlara karşı olanların çoğunluğu yüzünden durakladı, ama 1856’da Hatt-ı Hümayun veya İslahat Fermanı ilan edildi. Bu, birinci belgeyi tasdik ediyor ve yeni şartlar da koşuyordu, bilhassa Hıristiyanların haklarını vurguluyor, onlara sınırsız din hürriyeti ve sivil makamlar sağlıyordu. Âli ve Fuad Paşalar Tanzimat reformlarını ellerinden geldiği kadar gerçeklestirmeğe çalıştılarsa da etraflarındakilerden ve toplumdan gereken muvafakatı bulamadıkları için reformlar gene yavaş yürütülüyordu. Osmanlıların parasal ve idari sorunları, 1876 senesinde bir krizde sonuç buldular. O zamana kadar hükmeden Abdülaziz aklî dengesizliği ve müsrifliği yüzünden sorunlara çözüm bulamadı ve tahttan indirildi.</p>
<p>Yeni sultan II.Abdülhamid 1876 senesinde Kanun-i Esasi’yi ilan etti. Bu Türkiye tarihindeki önemli belge Tanzimat’ın şartlarını tekrarladı ve bir daha vurguladı. Bununla beraber, en önemli noktası olarak, Meşrutiyet’i yani bir anayasayı ortaya koydu ve demokrasi saltanatını takdim etti. 1877-78 Balkan krizi esnasında Abdülhamid Batı ülkelerine, absolütist yani mutlak monarşiyi kaldıracağına ve bir parlamenter demokrasi kuracağına söz verdi. Ancak sultan, Balkan krizinin karışıklığında Mart 1877’de açılan ilk Türk parlamentosunu 1878 senesinde belirsiz bir süre için dağıttı. İmparatorluk kanunen demokrasi saltanatıydı. Halbuki Abdülhamid 1909’e, Jön Türk devriminin sonrasına kadar mutlak hükümdardı. Tanzimat’ta eğitim alanında başlatılan reformlar birçok bürokrat, doktor, subay, yazar, vs. yetiştirdi ve bunlar Batı’dan her türlü liberal fikirleri benimsediler. Bu entellektüeller yavaş yavaş Osmanlı gelenekçiliğiden uzaklaşıp gitgide Batı eserlerine yöneldiler ve kendi yazıla-rında Osmanlı İmparatorlugu’ndaki siyasî, iktisadî, toplumsal ve dinî sorunlarını ele aldılar.</p>
<p><strong>Tanzimat ve Yeni Osmanlıların Muhalefeti<br />
</strong><br />
Devlet görevlerinde çalışan ve Batı’da eğitim gören bu entelektüeller 1860-1870’li yıllarında Tanzimat reformlarını yürüten yüzeysel politikayı ağır eleştirdiler. “Yeni Osmanlılar” adıyla tanımlanan ve İttifak-ı Hamiyyet 1867’de kurulan grupta toplananlar, daha hür şartlar altında yaşamayı ve bir anayasayı (meşrutiyet) destekliyorlardi. Yeni Osmanlılar’ın en tanınmış üyesi şair ve yazar Namık Kemal (1840-1888) ve Ziya Paşa’dır (18. Bu kendi zamanlarına göre modern görüşlü ve devrimci gençlerin ortak gayeleri Avrupa’ya karşı olan ilgileri ve Osmanlı İmparatorlugu’nun çöküşünü durdurmaktı. Ortak düşmanları sultan değil, Âli Paşa (1815-1871) ve Fuad Paşa (1815-1869) idiler. Kendilerine göre bunlar İmparatorluk’daki yaşayan Müslümanları Batı’ya satıp, Avrupa ülkelerinin emperiyalizm esirleri ve Batı kültürünü körü körüne taklid eden kişilerdi. Yeni Osmanlılar’ın tek istedikleri şey, Osmanlıların hem Batı, hem de İslam kültürüne iştirak etmeleriydi. Tanzimat’ı yürüten paşalar parlamenter hükümeti reddederken, Yeni Osmanlılar değişik milletlerin böyle bir sistemdeki katılımını Müslümanlarda ve gayri Müslümanlarda aynı “vatan” duygusunu uyandıracağından emindiler. Böylece milliyetçiliğe karşı olan ilgi zayıflatılmış olurdu.</p>
<p>Görüşleri yüzünden bazı Yeni Osmanlılar 1867 senesinden sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldılar; 1871’de Âli Paşa’nın ölümünden İstanbul’a geri döndüler. Ancak Namık Kemal’in 1873’te “Vatan yahut Silistre” adlı tiyatrosunun büyük bir heyecan uyandırması ve Namık, Ebüzziya Tevfik ve Menapirzâde Nuri’nin bilhassa tahta iddiali olan Murad Paşa’yı destekledikleri için, Sultan Abdülaziz tarafından değişik vilayetlere sürgün edildiler. Böylece Namık Kemal Kıbrıs, Magosa’ya, Ebüzziya Tevfik Rodos’a ve Menapizâde Nuri Bey ile Bereketzade İsmail Hakkı da Akka’ya sürgün edildiler. Sürgünleri sırasında oradaki Bahailer’le temasta bulundular.</p>
<p><strong>Yeni Osmanlılar ve Bahailer<br />
</strong><br />
Ebüzziya Tevfik Yeni Osmanlı Tarihi adlı eserinde, “Babiler”den yani Bahailerden, onların İstanbul’dan Rodos üzeri Akka’ya sürgün edildiklerinden bahsediyor ve şöyle yazıyor: Daha evvel Babî’lerden kimseler Rodos’a gönderilmiş, çünkü bizim Hükûmet kendisi için aldığı zabıta tedbirlerine kanaat etmeyerek, komşu Devletler için de zaptiyelik ederdi. Netekim sırf dinî inançla ilgili ve hiç bir vakit sünnîliğe saldırmasına imkân olmayan “Babi” mezhebini çıkaranlarla inananlarını da, Rodos’a, oradan da Akkâ’ya sürgün etmişti. Sırası gelmışken şurasını bildirelim ki, kırkbeş seneden beri Osmanlı topraklarında o-turmakta olan bu adamlar, mezhep ve dinî inançlarını kabul ettirmek yolunda, bir kişiye bile tekliflerde bulunmamışlardır. Hiç bir Osmanlı Babî olmamıştır. Çünkü Babî’lik, kim ne derse desin bir mezhep değil, fakat mezhep örtüsü altında bir siyasî inançtır ve sırf İrana mahsus inkilâp hareketlerile ilgilidir.</p>
<p>İşte bu kimselerden Bahaeddin Efendi isminde ve ihtimal halen hayatta bulunan bir zatın, insanlık göstermek gayreti sayesinde, Nuri Beyle Hakkı Efendiden, önce bir haber, sonra da yazdığımız mektuba cevap aldık.</p>
<p>Tevfik burada şüphesiz “Bahaullah” ismini “Bahaeddin” ile karıştırıyor. &#8230; Magosa’ya sürgüne gönderilen olan Namık Kemal, öyle görünüyor ki, orada daha cok Ezelîler’le temasta bulunmus; Ezelîler, Bahaullah’ın üvey kardeşi ve O’na karşı çıkan Mirza Yahya “Subh-i Ezel”in taraftarlarıydılar. Bir tarihçiye göre, Namık’ın en yakın arkadası ve “Kuleli Vak’ası”nın aslî faili Şeyh Ahmed Efendi, Kıbrıs’ta görünüşte Babiliğe veya Bahailiğe inanmış, ve Namık Kemal 1876’da yazdığı bir mektupta kendisinin de “Babi” olduğu söylentileri reddediyor.</p>
<p>Başka bir mektupta Magosa ve oradaki insanlardan anlattıktan sonra “Babiler”den şöyle bah-sediyor:</p>
<p>Gâh nübuvvet ve gâh ulûhiyyet davasında bulunan ve hatta haşa Cenâb-ı Hakk’ı kendi-leri yaratmış olmak zu’mlarına kadar çıkışan Babiler burada &#8230; Babiler hazarâtı, yevmiye nâmı ile memleket memurlarından ziyade maaş alıyorlar. Yiyorlar, içiyorlar; saye-i seniyyede Memâlik-i Osmaniyye’nin taksimine çalışıyorlar; hele Devlet-i Âliyye’nin kahr-ü izmihlaline duadan bir dakika hâli oldukları yoktur.</p>
<p>Ve daha başka bir mektupta Namık Kemal Babileri “eşerr-i mevcudât” (en kötü yaratıklar) olarak nitelendiriyor. Nitekim Süleyman Nazif’in Nasiru’d-Din Şah ve Babiler adlı eserindeki tespitlerinden, Namık’ın “eşerr-i mevcudât”la Ezelîler’i kasdettigini görebiliriz:</p>
<p>Kemal Bey’in Babileri “eşerr-i mevcudât” kabul etmiş olması Abbas Efendi’yi [Abdülbaha’yı] yalanlamaz. Çünki evvela Abbas Efendi Babilik’ten ayrılmış, hatta Allah’a sığınıyordu. İkincisi, Babileri Şark daima fena görmüş, fena anlamıştı. Bu mektup yazıldıktan yirmi küsür sene sonra bile, ben bir Fransız edibine Babiler hakkındaki fenaatımı izah ederken, onları “kana susamış bir çift siyah gözle kızıl bir hançer” görü-yordum. &#8230; Şu da doğrudur ki, Subh-i Ezel’in etrafı Babilerin fena ve soysuzlaşmış ta-kımıyla çevrilmiş idi. Kuvvet ve azamet Bahaullah tarafına gitmişti. Nasıl ki hala iyice yerleşmiş ve Avrupa ile Amerika’da itibar sahibi olan yalnız Bahaullah’ın mezhep ve tarikatıdır.</p>
<p>Nazif’in burada “Abbas Efendi Babilikten ayrılmış” demesinin anlamı, üvey amcası olan ve Bahaullah’ın peygamberliğini reddeden Subh-i Ezel’in ve “Babilerin fena ve soysuzlaşmış takımı”nın yaydıkları Babilikten ayrılmasıdır. Nazif aynı eserinde Namık Kemal’ın Abdülbaha ile mektuplaştığını söylüyor:</p>
<p>Bahaullah’ın oğlu Abbas Efendi ile iki sene önce [1917] Hayfa kasabasında görüştüğüm zaman, Kemal Bey’e birçok mektuplar ilettiğini ve fakat Sultan II. Abdülhamid zama-nında bir aralık takip ve araştırma edilmek endişesiyle bu mektupları yakmış olduğunu bana tam bir kederle söylemiş(ti)&#8230;</p>
<p>Namık Kemal Ezelîler hakkında kötü konuşmasına rağmen, kendisinden, “Gülnihal” adlı tiyatrosunu Subh-i Ezel’in oğlu Ahmed Ezel’e yazdırdığını ve tebyizi onun olduğunu ögreniyoruz. Süleyman Nazif, bazı Batılı tarihçilere göre Ziya Paşa Kıbrıs mutasarrıfı iken Subh-i Ezel ile buluşmuş ve Babiler ile Yeni Osmanlılar arasındaki temasların temelini atmış olmasına işaret ediyor, ancak bunu ıspatlıyacak deliller olmadığını söylüyor. Ayrıca Abdülbaha’nın Yeni Osmanlı hareketinde önemli rol alan Ziya Paşa ile tanışıklığı olduğundan söz ediyor. Şu kesindir ki, Abdülbaha, 1876’ta Meşrutiyet’i hazırlayan Midhat Paşa ile Beyrut’ta buluşmuş. Akka’da sürgünde olan Nuri Bey ve İsmail Hakkı Efendi&#8217;ye gelince, bunların Bahailerle şahsi ve iyi tanışıklıkları olmuş. İsmail Hakkı Efendi Yâd-ı Mâzi adlı hâtıratında Babiliği ve Bahai-liği olumlu bir sekilde ele alıyor ve “Mirza Abbas Efendi” yani Abdülbaha’nın “âlim, fâzil ve asrin ahvaline vâkıf soylu yüzlü bir zattir” oldugunu söylüyor. Ayrıca yabancı gazetelerde İran hakkında makaleler okuduğunu ve Bahai çocuklarına yabancı diller okuttuğunu zikredi-yor.</p>
<p>Biz Akka’da bulunduğumuz müddetçe, Bahâullah Efendi, kirayla oturduğu evde münzevî olup cemaattan baska kimseye görünmez olduğundan cemaatin işlerini Abbas Efendi idare ederdi. Abbas Efendi’nin tavir ve meşrebi incelenirse şeyhâne olmaktan çok siyasî bir tarz ve durumu andırdığı ortaya çıkar. Yabancı basında İran hakkında bir makale, dikkatli gözlerine tesadüf edince saatlerce, kendini vererek, düsüncelerini açıklar ve bundan o kadar tat alır ki, bütün bütün uykusunu ve rahatını ona feda eder. Bazen Arapça ve Farsça makaleler yazıp Fransızca tercümeleriyle Avrupa basınına gönderdiği olurdu. Sohbetinin ve insanlarla geçinmesinin güzelliği, cömertliği ve iyiliğiyle Akka’da halkın kalbini elde ettiginden oturdukları evin bulundugu meydancığın karşısında selamlık olarak kullanınan yerde, zengin ve fakir, Müslim ve gayri Müslim ziyaretçiler, sabah akşam eksik olmaz. Misafirlere lezzetli çaylar, Şiraz’ın en nefis tömbeklerinden nargileler ikram edilir. Pek çok olurdu ki, Abbas Efendi sur dışında bulunan bahçeler içinde satın aldığı bahçede bize ziyafetler verirdi. Birlikte çıkıp gezintiler yapılıp yemekler yendikten sonra yine birlikte kaleye dönülürdü.</p>
<p>Şerif Mardin’e göre İsmail Hakkı Efendi Akka’daki “Babiler”i ilkel görmüş ve ciddiye almamış, ancak İsmail Hakkı’nın söylediğine bakarsak bunun doğru olmadığını görüyoruz: “&#8230;avâmın anlattıklarını cemaatinin mâkul tavırlarına bakarak yalanlamaya layık görürüm. &#8230; Gerek cemaatin gerekse çocukların terbiyeleri, hakikaten takdire layıktır.” Yeni Osmanlılar, İmparatorluk’ta fazla değişim getirmedilerse de, düşünceleri ve fikirlerini kısa bir süre sonra “Jön Türk” adı altında toplanan ve bu sefer Sultan II. Abdülhamid’e karşı olan genç aydınlar miras aldılar.</p>
<p><strong>Abdullah Cevdet ve Bahailik<br />
</strong><br />
Bunlardan biri Doktor Abdullah Cevdet’dir (1869-1932). Aile çevresinde aldığı dinî eğitimden sonra yüksek tahsilini İstanbul’da Kuleli Askeri Mekteb-i Tibbiye’de bitirdi. Burada, mevcut yönetime karşı yoğunlaşmış tepkiler olan bir ortamda, “&#8230;üc sene zarfında fikirler hayli uyandı ve idarei Hamidiyeye karşı dehşetli bir hareketi fikriye ve zemin hazırladı&#8230;”. 1889’da kendisi ve birkaç arkadaşı İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’ni (İttihat Partisi )kurdular. Bu örgüt daha sonra İttihad ve Terakki Cemiyeti adını taşıdı. Tıbbiye’de okuyan gençler Batı ve özellikle Fransız ve Alman maddiyatçı filozofların eserlerinden etkilenerek, hayatı bir ilahî iradenin sonucu olarak değil, değişik biyolojik ve fiziyolojik mekanizmaların neticesi olarak görüyorlardı. “İttihad-ı Osmanî Cemiyeti başta biyolojik materyalizm olmak üzere karmaşık düşünsel etkilerden ve ‘vatanseverlik’ fikrinden etkilenen bir ögrenci örgütü durumundadır. Bu örgütte felsefi boyutun ağır basmasına karşılık Cemiyetin daha sonra tam bir siyasal örgüt haline geldiğini” özellikle 1906 senesinden sonra görebiliriz. “Üyelerin bir kısmının yeni Cemiyette de çalışmaları dışında düşünsel boyutlar açısından hiçbir ilgi bulunmamasıdır.” Cevdet’in ve diğer arkadaşlarının inandıkları felsefe Fransız filozof Auguste Comte’un kurdugu “Pozitivizm”dir (Olguculuk). Bu felsefeye göre insanlığın gelişimi din, metafizik ve son olarak ilim aşamalarından oluşuyor, yani insanlık son olarak dini terkedip sadece ilime inanacak ve bütün sorunları sadece bilimle çözecektir.</p>
<p>Abdullah Cevdet yogun siyasal faaliyetleri sonucu birkac defa sürgün edildi ve başka yerler arasında Fransa’ya da kaçmak zorunda kaldı. 20. yy. başından beri Bahailerin bulunduğu Paris’te Cevdet muhtemelen Bahailik’le temas etti. Cevdet’in 1904-1932 senelerinde yayınladığı ve halkı aydınlatma aracı olarak gördügü “İctihad” dergisinde, 1921 senesinin sonunda ve 1922’nin başında üç makale yayınlandı. Yazar Emin Âli “Bahai hareketi hakkında ilmî bir tetebbu” başlığı altındaki üç makalesinde Bahailik hakkında çok olumlu bir şekilde yazıyor. Abdullah Cevdet bu makalelere dayanarak İctihad’ın 1 Mart 1922 tarihli 144. sayısında “Mezheb-i Bahaullah &#8211; Din-i Ümem” başlıklı bir makale yayınladı. “Bir dünya dini olarak kabul edilmesini istedigi Bahailik hakkindaki” bu yazısında “peygambere hakaret ettiği ge-rekçesiyle önce tutuklanarak iki sene hapse mahkum edildi.” Cevdet bu makalesinde Bahailik hakkında şöyle yazıyor:</p>
<p>Bahailik bir din-i merhamet ve muhabbettir&#8230; Her din, merhamet ve uhuvvet tesisi için gelmiştir. Fakat bir insan hangi dinde olarak doğdu ise o dinde kalmasına hiç mani olmaksızın o insana, kendisini din olarak kabul ettirebilecek bir mahiyette bir din görülmemişdir. Bu din ancak, Bahaullah’ın ve oğlu Abdülbaha’nın va’z ve tesis ettiği din-i merhamet ve muhabbettir. Bahaullah: “İnsanlar arasında tohum-i nifak ekmekten, gönüllere reyb ve şüphe dikenleri dikmekten sakınınız. Selsebil-i saf-i aşkı bulandıracak, ıtır-ı muhabbeti uçuracak birşey yapmayınız. Hayatıma kasem ederim ki, siz aşk ve muhabbet icin yaratıldınız, kin ve nefret icin degil” diyor. Bu sübhani ve hakikaten rahmani söz, her asırda ve bilhassa bu asr-ı insaniyette söylenmesi ve tekrar edilmesi ve ruhlara derinden derine infaz olunması elzem olan bir sözdür&#8230; Beynelümem ve beynelbeşer muhabbeti, merhameti, sulhu bir âyin halinde koyan ve buna lazım gelen nur ve harareti veren bir mürşid, Hazret-i Bahaullah’tan evvel görülmedi&#8230; Bahaullah’ın tesis, Abdülbaha’nın tanzim ve neşrettigi Bahailik akil ile mütearız hiç bir fikri, hiç bir hükmü ihtiva etmemektedir. Yani Bahailik ziyâ-nisâr bir hararettir. Bir hareket-i muzlime ve gayr-i muzîe değildir. Bu seciyyesi onu cihan-ı şümul ve millel-i muhit bir âyin-i sulh ve muhabbet olmağa doğru götürmektedir&#8230; “Mum ışık-rîzdir: damla damla cevher-i hayatını aktırır, ta ki bu döktüğü yaşları neşr-i nur etsin. İşte bu, sizin için bir misal-i imtisal, bir timsal olmalıdır” diyen Abdülbaha hakikaten bir meşale gibi yanmış, binlerce meşa-leler îkad ettikten sonra başka cihanlarda yine yanmağa gitmiştir&#8230; Fakat bu kıvılcımdan ne kadar hararet ve nur intişar edebilir? Cihanı ısıtmak için Bahaullah’ın ruhundaki muazzam yangın lazımdır. Tenvir etmek ve aynı zamanda ısıtmak icin yanan ruhani ve rahmani bir yangın.</p>
<p>“Abdullah Cevdet’in gördüğü büyük tepkinin nedeni bizzat Sultan’ın bu olaydan dolayı kendisine kızmasıdır”. Bu tepkiler o zamanın muhafazakâr gazetelerinden de geldi. Cevdet mahkum edildikten “daha sonra ise giyaben verilen bu karara itirazi sonucunda Cumhuriyet döneminde de uzun süre devam edecek olan Türk basın tarihinin en ilginç yargılamalarından birisi başladı. Abdullah Cevdet kısa sürede olayı bir düşünce ve vicdan özgürlüğü sorunu haline getirerek bu konudan yararlandı. Olayın bu yönünün yanısıra Bahailiğin İmparatorluk kamuoyunda geniş biçimde tartışılmasına neden oldugu görülmektedir.” Tarihçi Şükrü Hanioğlu’na göre Cevdet, Bahailiği İslam ile Materyalizm arasında bir aşama olarak görüyordu. Hanioğlu’nun Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi kitabındaki açıklamaları şöyledir:</p>
<p>&#8220;Toplum için yeni bir ‘ethic’ (ahlak) yaratma çabaları Abdullah Cevdet’i Bahailiği bu gö-revi ifa etmek için topluma sunmaya kadar götürmüştü. Kuşkusuz Bahailiğin pasifizme benzeyen içeriği Abdullah Cevdet’in bu mezhebe ilgi duymasında etkili olmuştu. Ancak, ruhban sınıfı ve ayinleri olmayan, nihaî amaç olarak dünya çapında sulhu benimseyen bu mezhep Abdullah Cevdet açısından toplumun dinin yerine biyolojik materiyalizmi kabul etmesi sürecinde olumlu gelişme sağlayacak bir basamak olarak kabul ediliyordu. Burada, Bahailiğin Abdullah Cevdet açısından daha evvel İslamin saf hali düşüncesinde olduğu gibi bir aşama olarak benimsediğini görüyoruz&#8230; Abdullah Cevdet’in bu düşüncesi nedeniyle karşılaştığı tepkileri görmüştük. Hukukî uygulamaların dışında Abdullah Cevdet’in gördüğü en sert eleştiriler ise gene İslam üleması tarafından kendisine yöneltilmişti. Bahailiğin, İslamiyetle hiçbir ilgisi bulunmadığını belirten bu eleştirilere karşılık Abdullah Cevdet, bir ‘ethic’ olarak düşündüğü bu mezhebi İslamın olumlu içeriğiyle destekleyeceğini &#8230; açıklamasına karşın bu çabasında başarı sağlayamadı. Zaten çok kısa bir süre sonra rejim değişikliği Abdullah Cevdet’e bu çeşit aşamalar yerine topluma biyolojik materiyalizmi dini ikame edecek bir kurum olarak sunma imkanı verdiğinden kendisi tekrar bu konudaki tartışmalara dönmedi.”</p>
<p><strong>Günümüzde Bahailik<br />
</strong><br />
Günümüzde hareketi yönlendiren Umumi Adalet Evi ilk kez 1963 yılında kurulmuştur. Hareket islam ülkelerinde ilk yıllarda oldukça baskı altında kalmış olmasından dolayı islam ülkelerinde fazla yayılamamıştır. Bahailik özellikle Tanrı inancının oldukça zayıfladığı ve toplum düzeninin bozulduğu yerlerde günümüzde taraftar sayısını arttırma eğilimindedir. Ülkemizde dahil olmak tüm islam ülkelerinde Bahailik ayrı bir din olarak kabul edilmemektedir. Bu nedenlede herhangi bir islam ülkesinde Resmi ibadethaneleri yoktur. Nufüs cuzdanında Din Hanesi olan islam ülkelerinde Bahai yazılmamaktadır. Bahailik sapkın bir mezheo olarak tanıtılmaktadır.</p>
<p>İslam ülkelerindeki bu tavırlara rağmen Bahailik günümüzde içlerinde ülkemizin de bulunduğu dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde Bahai inancını taşıyan topluluklara rastlanmaktadır.Ülkemizde Bahailer genelde istanbul,Ankara gibi büyük kentlerde yaşamaktadırlar ve sayıları 20.000 civarındadır. Yaklaşık olarak dünyada 2.000.000 civarında Bahai bulunmaktadır</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/05/13/bahailik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tapınak Şövalyeleri</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/05/08/tapinak-sovalyeleri/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/05/08/tapinak-sovalyeleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 May 2010 18:02:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dinler Hakkında Genel Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahit Sandığı]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyan Krallıkları]]></category>
		<category><![CDATA[İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Tapınak Şövalyeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tapınakçılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4341</guid>
		<description><![CDATA[Tarihin en gizemli topluluklarından biri de hiç kuşkusuz Tapınakçılar&#8217;dır. Fransızca&#8217;da &#8220;Templiers&#8221;, İngilizce&#8217;de &#8220;Templars&#8221; olarak adlandırılan bu şövalyelerin gizemi günümüzde de varlığını korumaktadır. Özellikle de Mason Cemiyetlerinin bu şövalyelere sahip çıkmaları günümüzde de süregelen bir ilgiye kaynaklık etmektedir. 1099 yılında Kudüs ve Filistin&#8217;deki kutsal yerler Haçlılar&#8217;ın eline geçmişti. Ancak Haçlı kuvvetlerinin burada güven içinde olduklarını söylemek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin en gizemli topluluklarından biri de hiç kuşkusuz Tapınakçılar&#8217;dır. Fransızca&#8217;da &#8220;Templiers&#8221;, İngilizce&#8217;de &#8220;Templars&#8221; olarak adlandırılan bu şövalyelerin gizemi günümüzde de varlığını korumaktadır. Özellikle de Mason Cemiyetlerinin bu şövalyelere sahip çıkmaları günümüzde de süregelen bir ilgiye kaynaklık etmektedir.</p>
<p>1099 yılında Kudüs ve Filistin&#8217;deki kutsal yerler Haçlılar&#8217;ın eline geçmişti. Ancak Haçlı kuvvetlerinin burada güven içinde olduklarını söylemek çok güçtü. Buradaki Müslüman kuvvetler, özellikle de 1071 Malazgirt Savaşı&#8217;ndan sonra akın eden Türkler Haçlıları güç durumda bırakmaktaydılar. Bölgeye Hıristiyan hacı adaylarının da sürekli gelmesi bölgede özel güvenlik önlemlerinin alınmasını gerektirmekteydi. Hacı adayları ya fanatik Müslümanların ya da etraftaki haydutların kurbanı olmaktaydılar.</p>
<p>Bölgede güvenlik sağlanması ve hacı adaylarının güven içinde seyahatlerinin gerçekleştirilebilmesi için -kaynaklara göre- dokuz şövalye Fransa&#8217;da, Champagne bölgesinde, Hugues de Payns önderliğinde toplanmışlardır. Elimizdeki kayıtlara göre bu şövalyeler Hugues de Payns, Geoffroy de Saint-Omer, André de Mantbard, Payen de Montdidier, Archambaud de Saint-Aignan, Geoffroy Bisol, Hughes Rigaud, Rossal ve Gondemare&#8217;dir.</p>
<p>Hac yollarının emniyeti için yola çıkıp Kudüs&#8217;e varan bu şövalyeler, kral II.Baudouin tarafından çok iyi karşılanmış ve kendilerine şehirde bir yer tahsisi edilmiştir. Bu yıllar, 1119 -1120 yılları, tarikatın aynı zamanda ilk yıllarıdır. Tarikatın bu yıllardaki adı ise &#8220;İsa&#8217;nın Yoksul Şövalyeleri&#8221;dir. Birkaç sene sonra ise kral II.Baudouin, oturmakta olduğu ve Süleyman&#8217;ın Tapınağı olarak bilinen yeri terk etmiş ve burayı bu şövalyelere tahsis etmiştir.</p>
<p>İsa&#8217;nın Yoksul Şövalyeleri&#8217;nin adı ise bundan böyle &#8220;Tapınakçılar&#8221; olarak anılmaya başlamıştır. Takip eden yıllarda Tapınakçı şövalyelerin sayısı hızla artmaya başlamıştır. Artık savunmaya ihtiyaç duyan hacıların korunmasın üstlenmek isteyen şövalyeler kendilerini Tapınakçıların arasında bulmaktadırlar. Özellikle Hayfa Limanı ile Kudüs arasındaki yolun korunmasını Tapınakçılar üstlenmiştir. Tapınakçıların sayılarının artması artık Saint Augustin&#8217;den esinlenerek konulan kuralların yerine yeni, bu tarikata mahsus kuralların konulması gerektirmişti. 1127 yılında Hugues de Payns beş arkadaşı ile birlikte Roma&#8217;ya, papa II.Honorius&#8217;u ziyarete gitmiş ve bu topluluk papa tarafından dini bir örgüt olarak tanınmış ve 13 Ocak 1128&#8242;de kurallar konulmuştur. Latince olan bu kurallar &#8220;Latince kurallar&#8221; olarak geçer.</p>
<p>12 yıl sonra uygulanacak olan &#8220;Fransızca kurallar&#8221; ise bunlardan çok az farklıdırlar. Aslında Tapınakçıların tanınmasında ve kuralların konmasında, daha başka bir deyişle tarikatlaşmasında önemli bir isim rol oynamıştır: Saint Bernard de Clairvaux. 1090 doğumlu olan Saint Bernard de Clairvaux, genç yaşlardan beri çevresinde tanınmaya başlanmış, gerek davranışları gerekse de din kültürü ile ünü yayılmıştır. 1153 yılındaki ölümüne kadar etrafında hem sevgi dolu bir din adamı hem de karizmatik bir lider olarak saygı görmüştür.</p>
<p>20 Ağustos&#8217;taki ölüm tarihi, ona ait bir kült gününe dönüşmeye başladığında ise kilise müdahale etmek zorunda kalmıştı. Saint Bernard de Clairvaux gibi önemli bir kişiden destek alan Tapınakçılar böylece hem savaşçı şövalye olarak hem de dindar rahipler olarak kendi kurallarını uygulamaya başlamışlardır. Tapınakçılar ayrıca kendilerini diğerlerinden ayırmak için beyaz elbiseler de giymeye başlamışlardır. Tapınakçıların kıyafetlerinin en belirgin özelliği ise beyaz elbisenin üzerinde bulunan kırmızı haçtır.</p>
<p><strong>Tapınakçıların Büyümesi</strong></p>
<p>Zaman içinde Tapınakçılara bir çok şövalye katılmış ve örgüt büyümeye başlamıştır. 1147 yılında tarikatın ikinci Üstadı Robert de Craon öldüğünde sadece Kudüs&#8217;te 700 şövalye ve onlara hizmet eden 2400 kişi vardı. On üçüncü yüzyılda bir çok eyalette varlık göstermekteydiler. Bunların arasında Provence, Bourgogne, Catalogne, Portekiz, gibi yerler de vardı. Filistin&#8217;de üç büyük eyalete bölünmüşlerdi: Kudüs, Tripoli ve Antakya.</p>
<p>Bu yüzyılda Tapınakçıların 3468 adet şatoları vardı. Tapınakçılar hem asker hem rahip oldukları için kadınlarla ilgilenmezler, boş vakitlerinin çoğunu ibadetle geçirirlerdi. Tapınakçılar hem birtakım ayrıcalıklara sahip oldukları için hem de güvenilir oldukları için kutsal topraklara giden haçlıların paralarını da taşıyorlardı.</p>
<p>Tapınakçılar ayrıca hem katılanlardan gelen gelirle hem bağışlarla iyice de zenginleşmişlerdi. Bunun dışında söylentilere göre Tapınakçılar civardaki Müslümanlardan da para almaktaydılar. Tapınakçılar bu arada Orta Doğu&#8217;da ve İberya&#8217;da bir çok savaşlara katılmış ve başarılar da sağlamışlardı. Sonuç olarak, Tapınakçılar Haçlı Seferleri ve Hıristiyan Krallıkları döneminde güçlerinin doruğuna çıkmışlardı. Ancak bu etrafta söylentilerin doğmasına da neden olmaktaydı.</p>
<p>Bu suçlamalar arasında birbirlerini kalçalarından ve kaba etlerinden öpmeleri, eşcinsel ilişkide bulunmaları, haça tükürmeleri, Bafomet adı verilen bir puta tapmaları da vardı. Uzun mahkemelerden sonra Tapınakçıların sonu ateşte yanarak gelmiştir. Ancak ölümlerinden ve tarikatın yok olmasından sonra da haklarında söylentiler devam etmiştir.</p>
<p><strong>Tapınakçıların Gizemleri</strong></p>
<p>Tapınakçıların gizemleri daha tarikatın kuruluşu ile başlar. Aslında tarikat kurulduğu andan itibaren ezoterik bir karakter göstermiş ve amacını saklamıştır. Tarikatın ezoterik karakteri mühründe de görülmektedir. Aynı ata binmiş iki şövalye şeklindeki bu mühür değişik araştırmacılar tarafından değişik şekillerde yorumlanmıştır.</p>
<p>Bazı araştırmacılar bu sembolü birbirini kollayan iki şövalye olarak yorumlarken bazıları da bunu tarikatın ilk yıllarındaki fakirliğini belirttiğini iddia etmişlerdir. Aslında bu mühür, Saint Bernard&#8217;ın da «çarpışma iki yönlüdür, yeryüzünde ve gökyüzünde» şeklinde belirttiği gibi, misyonun maddi ve manevi olan iki yönünü temsil etmektedir. Bir başka deyişle görünüşteki amaçları Kutsal Topraklara giden hacılara yardım etmek olan tarikatın aslında bir de ruhsal bir amacı vardı.</p>
<p>Tarikatın ezoterik yönünün bir başka göstergesi de inisiyasyon törenleridir. Bu törenler bütün ezoterik topluluklarda görülen törenlere benzemektedir. Aday kabul edilmeden önce çeşitli sınavlardan geçmektedir. Bu sınavların tam olarak neler olduğunu bilemesek de dört elementle ilgili bir takım törenler olduğunu, bazı moral değerlerin sorgulandığını öğrenmekteyiz.</p>
<p>Bu sınavları geçen adayı, geceleyin, on iki şövalye beklemekteydi. Dışarıda bekleyen adaya şövalyeler niçin kapıya geldiğini üç defa sorarlar, yanıtını kabul edince içeri alırlardı. Tarikata kabul edilme ise törenle olmaktaydı. Tarikatın bir ilginç karakteri de o zamanki Orta Çağ düşüncesinden farklı düşünsel yapısı idi. Ezoterik düşünceye olan yatkınlığı Tapınakçıları diğer tarikatlardan ayırtmakta ve etrafta yanlış anlamalara yer vermekte idi.</p>
<p>Tapınakçıları tam bir ezoterik topluluk olarak düşünmek doğru olmaz ancak tarikatın zaman içinde böyle bir karakter aldığını ve diğer ezoterik topluluklara kaynak olduğu için bu özelliğinin fazla abartıldığını söyleyebiliriz.</p>
<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Sunu1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4342" title="Sunu1" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Sunu1.jpg" alt="Sunu1" width="234" height="204" /></a></p>
<p><strong>İsa Hakkındaki Görüşleri</strong></p>
<p>Tarih boyunca süregelen rivayetlere göre Tapınakçıların İsa hakkındaki görüşleri Hıristiyanlıktan çok daha farklıdır. Yaygın olan bir rivayete göre Tapınakçı şövalyeler Johannit mezhebe mensupturlar. Bilindiği gibi, Hıristiyanlık tarihine baktığımızda İsa&#8217;nın gelişinden önce Vaftizci Yahya&#8217;nın kişiliğinin öne çıktığını görürüz. Ancak Yahya, kabul edilen İncillerde İsa&#8217;nın geleceğini müjdeleyip onun vaftiz olmasını sağlayan bir kişidir sadece.</p>
<p>Hatta Matta İncilinde Yahya şöyle der: «Gerçi ben sizi tövbe için suyla vaftiz ediyorum, ama benden sonra gelen benden daha güçlüdür. Ben O&#8217;nun çarıklarını çıkarmaya bile layık değilim. O sizi Kutsal Ruh ve ateşle vaftiz edecek.» Ancak zaman içinde bazı topluluklar Yahya&#8217;yı İsa&#8217;dan daha önemli tutmuşlar hatta bu düşüncelerini çağlar boyu, İsa betimlemelerinde aslında Yahya&#8217;yı resmederek sürdürmüşlerdir. Aslında Tapınakçıların Johannit olduklarına dair çok da somut deliller yoktur, ancak kendilerine yöneltilen birtakım suçlamalarda Johannit mezhebe yöneltilen suçlamalara benzer suçlamalar vardır.</p>
<p>Son yıllarda yapılan araştırmalar ise, biraz zorlamalı da olsa, bazı Tapınakçı sembollerinde Johannit mezhebine ait izler bulmaktadırlar. Tapınakçılara yakıştırılan başka inanışlara göre de Tapınakçılar İsa&#8217;nın Thomas isimli bir ikizi olduğuna ve yeniden dirilmenin ancak böyle gerçekleştiğine inanmakta ve ayrıca Maria Magdelena&#8217;nın İsa&#8217;nın karısı olduğunu öne sürmektedirler.</p>
<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Sunu7.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4343" title="Sunu7" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Sunu7-430x318.jpg" alt="Sunu7" width="273" height="202" /></a></p>
<p><strong>Müslümanlarla İlişkileri</strong></p>
<p>Haçlı seferleri sırasında kutsal topraklara giden haçlılar içinde Müslümanlar ile en yakın ilişkileri kuranlar Tapınakçılardır. Söylentilere göre Tapınakçılar Müslümanlardan para da almaktadırlar. Tapınakçıların en çok ilişki kurdukları topluluk ise İsmailliye mezhebinden türeyen Haşhaşiler&#8217;dir.</p>
<p>Haşhaşiler (Batıda &#8220;Assasin&#8221; diye anılırlar ve katil anlamına gelen bu sözcük buradan türemiştir.) Hassan Sabbah&#8217;ın Alamut kalesini almasından sonra buraya yerleşen müritlere verilen isimdir. Haşhaş içtikten sonra cinayet işledikleri öne sürülen bu topluluk aslında dejenere olmuş bir ezoterik öğretiye bağlılardı. Ancak Hassan Sabbah&#8217;ın kişiliğinden de kaynaklana nedenlerle siyasete de karışan Haşhaşiler Tapınakçıların ezoterik İslam&#8217;ı tanımalarında etkili olmuşlardır.</p>
<p>Tapınakçılar Müslümanlarla ilişki kurdukları için çok suçlanmışlar, hatta Tapınakçıların taptığı ileri sürülen Bafomet/Bahomet adlı putun aslında Mahomet (Muhammed) sözcüğünden geldiği ve Tapınakçıların Muhammed&#8217;e taptıkları söylenmiştir. Aslında Orta Çağ&#8217;da Batı&#8217;da Müslümanların Muhammed&#8217;e taptıkları zannedildiği bilindiğinden Tapınakçıların Müslüman olmakla da suçlandıklarını düşünebiliriz.</p>
<p>Bu arada Johannit mezhepler de, Özellikle de İstanbul ile olan alakadan ötürü üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Kaba hatları ile tarihini anlatmaya çalıştığımız Tapınakçıların gizemleri bugün hala gündemde. Yazılan bir çok kitapta Tapınakçıların bir çok &#8220;sırra vakıf &#8221; oldukları, tapınağın anahtarına, Kutsal Kab&#8217;a, Ahit Sandığı&#8217;na, bilmem hangi hazinelere sahip oldukları sürekli yazılmakta. Bazı cemiyetler ise bu topluluğu gereğinden fazla abartmaktadır.</p>
<p><strong>Tapınakçıların Sonu</strong></p>
<p>Sağlanan bütün başarılara rağmen doğuda Latin krallıkları çok uzun ömürlü olamamışlardı. 16 Haziran 1291&#8242;de son kale de Müslümanların eline geçtiğinde sadece 16 Tapınakçı şövalye kalmıştı. Kalan şövalyeler ise Fransa&#8217;ya yerleşmişlerdi. Belli bir amaç için kutsal topraklarda toplanan Tapınakçı şövalyelerin Fransa&#8217;da tarikatın varlığını sürdürmelerine için hiçbir neden yoktu. Artık tarikat ömrünü tamamlamıştı. Ancak şövalyeler bunu kabul etmek bir yana zenginlikleri ile ayrıcalıklı bir konumda varlıklarını sürdürüyordu.</p>
<p>Tapınakçı şövalyelerin bu zenginliği, paraya ihtiyacı olan Fransa kralı Güzel Philippe&#8217;nin (Philippe le Bel) dikkatini çekmekteydi. Bu arada Tapınakçı şövalyeler hakkında çıkan söylentiler de kralın içini kolaylaştıracak gibi durmaktaydı. Sonunda kral ustaca bir komplo ile 13 Ekim 1307&#8242;de Tapınakçı şövalyelerin büyük bir bölümünü tutuklamayı başardı. Aralarında Büyük Üstad Jacques de Molay&#8217;ın da bulunduğu bu grup büyük işkenceler maruz kalmış ve kendilerine atfedilen suçlardan büyük bölümünü kabul etmişlerdir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/05/08/tapinak-sovalyeleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hurufilik Nedir?</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/05/06/hurufilik-nedir/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/05/06/hurufilik-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 May 2010 17:38:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dinler Hakkında Genel Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Hurufilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4283</guid>
		<description><![CDATA[Hurufilik, kimi araştırmacılara göre ayrı bir din, kimilerine göre bir mezheptir ya da yalnızca bir tarikattir. Ne var ki tüm araştırmacılar Hurufiliğin harflere olan özel ilgisi üzerinde birleşirler. Zaten bu akımın çeşitli yapıtlardaki tanımları doğrudan Hurufilik’in bu niteliğini vurgulamaktadır. Örneğin Orhan Hançerlioğlu’nun “Felsefe Ansiklopedisi”nde Hurufilik, “harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran içrekçiliği (ezoterizmi)” olarak tanımlanmaktadır. Britannica’da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/hurufilik.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4282" title="hurufilik" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/hurufilik-430x336.jpg" alt="hurufilik" width="430" height="336" /></a><br />
Hurufilik, kimi araştırmacılara göre ayrı bir din, kimilerine göre bir mezheptir ya da yalnızca bir tarikattir. Ne var ki tüm araştırmacılar Hurufiliğin harflere olan özel ilgisi üzerinde birleşirler. Zaten bu akımın çeşitli yapıtlardaki tanımları doğrudan Hurufilik’in bu niteliğini vurgulamaktadır. Örneğin Orhan Hançerlioğlu’nun “Felsefe Ansiklopedisi”nde Hurufilik, “harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran içrekçiliği (ezoterizmi)” olarak tanımlanmaktadır. Britannica’da yer alan tanım da “harf ve rakamların çeşitli yorumlanmaları üzerine kurulu bir inanç dizgesi” biçimindedir. Zaten “huruf” sözcüğü harf sözcüğünün çoğuludur. Hurufilik, harflere olan özel eğilimi dışında, ikinci bir özelliği ile de ilgi çekmektedir, o da “içrekçi” yani “batıni” (ezoterik) oluşudur.</p>
<p>Bu durumda Hurufilik olarak bilinen bu inanç akımını iki temel nitelik altında değerlendirmek gerekmektedir: Ezoterizm ve Harfler. Harflerden dinsel anlamlar çıkaran her inanç akımı Hurufilik ile ilgili olmadığı gibi, ezoterik nitelikli akımların tümü harflerin anlamları ile ilgilenmez. Hurufilik, bir yandan harfler ve harfler ile bağlantılı olarak rakamlarla ilgilenmekte, diğer yandan bunların yardımıyla ve bunlara dayanarak açıklanan, savunulan ezoterik inançları işlemektedir.</p>
<p>Hurufiliğin Öncülleri</p>
<p>Harfler bizi doğrudan yazıya götürmektedir. Harf ve rakamların yorumlanması ve aralarında çeşitli özel ilişkiler kurulması ve böylelikle görünen amaçlarının ötesinde anlamlandırılmaları tüm eski kültürlerde görülen ve neredeyse yazının tarihiyle aynı zamanda başlamış bir uğraştır.</p>
<p>Bu çabanın ilk örneği Pythagoras’ın öğretiler dizgesinde bulunur. Bu dizge, varoluş sorunlarının felsefi araştırması amacıyla oluşturulmuş bir inanç akımı çerçevesinde geliştirilmiş ve ünlü Pythagoras kuramı da bu dizgenin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İ.Ö. 500 yıllarında ortaya çıkan Pythagoras dizgesi, geliştirdiği müzik kuramı ile birlikte ele alınınca ses, dil, sayılar ve harfler aracılığıyla evreni açıklamayı amaçlayan bütüncül bir yapıya ulaşabilmiştir. Kendisinden önce gelen Mısır, İran ve Hint tekniklerini kullandığı sanılan bu dizge, daha sonraki harfçilerin sık sık başvuracağı temel yöntemleri geliştirmiştir.</p>
<p>Harfçiliğe tarihsel olarak ikinci örneği oluşturan “Kabbala”, Hurufiliğin amacına pek benzer bir amaç taşımakta, harf ve sayıların gizemini çözerek Tevrat’ı yorumlamayı hedeflemektedir. Kabbala’nın yorumuna göre Tanrı kendisini belirli sayıda nitelik (Sefirot) biçiminde dışsallaştırarak evreni yaratmıştır. Kabbala’nın yaratılış ile ilgili bu savında yer alan hemen her unsuru, İslam ezoterizminde ve dolayısıyla Hurufilik ve onun etkisi altındaki “Bektaşilik”te benzer biçimde bulmak olanaklıdır.</p>
<p>Harfçilik ve etkilerinin İslam’da ne zaman ortaya çıktıkları konusu oldukça tartışmalıdır. İslam harfçileri için uygun koşulları, Kur’an’da bazı surelerin başında birbirinden ayrı ve anlamsızmışçasına yer alan ve “Huruf-u Mukatta’a” diye adlandırılan harfler sağlamıştır.</p>
<p>Yaşar Nuri Öztürk, “Tarihi Boyunca Bektaşilik” adlı kitabında bu konuda şunları belirtmektedir: “Şunu da söyleyelim ki, bu harf kümelerine muhtelif ve çoğu kez esrarlı manalar verme işi, sahabiler devrinde başlamıştır…Hatta Hz. Ali’nin: “Kur’an Fatiha’dan, Fatiha Besmele’den, Besmele Ba harfinden ibarettir. Bense o Ba harfinin altındaki noktayım” sözü çok ünlüdür.”</p>
<p>İslam’da “Kutsal Metinlere” harf düzeyinde yorum getirme çabasının ilk örneği X. yüzyılda Hallac-ı Mansur’da görülür. Mansur, Kur’ana sözcük anlamlarına bakarak &#8220;Yorum&#8221; getiren (Te’vil) Karmatiler’in bir propogandacısıydı. (Karmatilik, IX. yüzyılda dinsellikle bağdaştırılmış, sosyo-ekonomik temelli ezoterik bir akımdır.) Mansur, divanında ve “Kitab al-Tavasin” adlı eserinde harfler ve sayıların “gizli anlamlarına” değinen ilk İslam harfçisidir. Evreni ve Tanrı’yı insanda görmenin bir sonucu olarak ilk kez “Enel-Hakk” diyen Mansur olmuş ve bu sözü nedeniyle 922 yılında idam edilmiştir.</p>
<p>İslam’da harfçiliğin ikinci önemli örneğini Endülüslü düşünür Muhyiddin-i Arabi (1165-1240) oluşturur. Endülüslü Yahudi düşünürlerin ve Kabbalacıların etkisinde kalarak “El-Fütuhat El Mekkiye” adlı yapıtında harfçiliğin bir çok örneğini sergilemiştir.</p>
<p>Fazlullah Esterabadi</p>
<p>Geliştirilmiş harfçi teknikleri kullanan Hurufiliği bir inanç sistemi olarak kuran kişi Şihabuddin Fazlullah Esterabadi’dir. 1340 Yılında doğan Fazlullah, genç yaşta teoloji ile ilgilenmeye başlamış, on sekiz yaşındayken tasavvufa yönelerek hacca gitmiştir. Dönüşünde Harezm’e gelmiş ve bir süre burada kaldıktan sonra Tebriz’e geçmiştir. Burada etrafına topladığı kişilerle yaptığı dini sohbetler sayesinde büyük saygınlık kazanmıştır. 1386 Yılından başlayarak Isfahan’da kendi sistemini yaymaya başlamış, daha sonra uzun bir süre için bir mağarada inzivaya çekilmiştir. Bu dönemde kendisinin “Mehdi” olduğunu ileri sürmüştür. Çevresinde yedi kişilik bir çekirdek kadro oluşturmuş, bu yedi kişinin çabaları sonucunda yeni inanç hızla yayılmaya başlamıştır. Kısa sürede çeşitli toplumsal kesimlerden kişiler yeni akımın çevresinde toplanmaya başlamıştır.</p>
<p>Fazlullah’ın kendi sistemini yaymaya çalıştığı ortam bu tür akımlar için pek elverişlidir. Bu yöre Mazdeizm ve Karmatilik gibi bir çok ezoterik akıma kaynaklık etmiştir.</p>
<p>Fazlullah hakkında bilgi içeren her kaynak, onun Tanrılığını ilan ettiğini söylemektedir. Ancak bunu nasıl gerçekleştirdiğini belirtmemektedirler. Bu ilan sadece “Enel-Hakk” biçiminde yapılmış olabilir. Aynı yörelerde Hallac-ı Mansur’un oldukça tanındığı dikkate alınırsa, en güçlü olasılık bu ilanın “Enel-Hakk” formülüne dayanmasıdır.</p>
<p>Fazlullah, yarısı farsça ve yarısı da Esterabad lehçesi ile yazılmış olan “Cavidan-ı Kabir” adlı bir eser ile adının “İskendername” olması olası bulunan farsça bir manzume kaleme almıştır. Ayrıca “Arşname” ve “Muhabbetname” adlı kitapları da vardır.</p>
<p>Yeni sistemin yaygınlaşması egemen çevrelerde rahatsızlıklar yaratır. Timur’un oğullarından Miranşah’ın buyruğu ile Fazlullah tutuklanır ve hapsedilir. 1394 Yılında Alıncak kalesinde öldürülür; cesedi ayaklarına bağlanan bir iple çekilerek ibret olsun diye dolaştırılır. Fazlullah’ın çevresindekiler kovuşturmalara uğrar.</p>
<p>Hurufi önderlerinden Ahmed Lur’un 1427’de Şahruh’a karşı bir suikast eylemine girişmesinden sonra, müritlerden bir çoğu yakalanıp öldürülmüş, hatta cesetleri bile yakılmıştır. 1467’de ise Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a karşı bizzat Fazlullah’ın kızının önderliğinde bir ayaklanma hareketi şiddetle bastıtılmış ve isyanın önderi beş yüz kadar taraftarı ile yakalanıp idam edilmiştir. Bu olaylar üzerine Hurufiliğe bağlı kişiler bir çok ayrı yöne dağılarak, görüş ve inançlarını beraberlerinde götürmüşlerdir.</p>
<p>Anadolu’da ve Rumeli’de Hurufilik</p>
<p>Hurufiler’in büyük çoğunluğunun Anadolu’ya sığındıkları biliniyor. Özellikle Sivas, Eskişehir ve Batı Anadolu’nun bazı kent ve kasabaları kısa zamanda kimliklerini çok iyi gizleyen Hurufi propagandacılarla dolmuştur. Hurufiler, buradan Rumeli’ne geçerek Arnavutluk’ta, Filibe ve Varna gibi Balkan önemli kentlerinde eylemlerini sürdürdüler. Bazı tasavvuf cemaatlerine sızarak, kendilerini gizlemeyi ve inançlarını yaymayı başardılar.</p>
<p>Abdülbaki Gölpınarlı “Hurufilik Metinleri Katalogu” ve “Fadl Allah Hurufi” adlı yapıtlarında Hurufiliğin Anadolu’da Mir Şerif ve özellikle büyük Azeri ozanı İmadeddin Nesimi tarafından yayıldığını belirtiyor. Gölpınarlı, Mir Şerif&#8217;in Anadolu&#8217;ya Fazlullah’ın eserleri başta olmak üzere bir çok Hurufi kitapları getirdiğini, Fazlullah’ın önde gelen halifelerinden Nesimi’nin geniş boyutlu bir propaganda yürüttüğünü, hatta bir ara Ankara’ya kadar gelerek Hacı Bayram-ı Veli ile görüştüğünü söylüyor. Anadolu’da pek çok yer dolaşan ve uzun süre kalan Nesimi’nin bir çok kişiyi Hurufiliğe kazandırdığı kesindir. Bu kişilerin sonradan sistemli ve etkin bir propaganda yürüttükleri, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı sarayına kadar girmiş olmalarından anlaşılabilir.</p>
<p>Taşköprülüzade’nin “Şakayık-ı Numaniye” adlı eserine bakılacak olursa, Fazlullah’ın halifelerinden biri Edirne’deyken genç Fatih’i etkileyecek kadar başarılı olmuş, hatta bazı müritleri ile saraya yerleşmiştir. Durumdan oldukça rahatsız olan Veziriazam Mahmud Paşa ile müftü Molla Fahreddin-i Acemi, Hurufiler’in “Hulûl” inancına (Tasavufta Hulûl, Tanrı’nın yarattıklarında meydana çıktığına inanmak demektir) sahip oldukları konusunda genç Padişahı uyarabilmişlerdir. Fatih’in huzurunda yapılan bir tartışma sonunda Hurufiler’in gerçekten “Hulûl” inancına sahip oldukları kanıtlanmış ve bunun üzerine Sultanın buyruğu ile Hurufiler tutuklanmış ve idam edilmişlerdir. Edirne’deki Yeni Cami’de Fahreddin halkı Hurufiliğe karşı uyarmış, uygulamalarını ve inançlarını anlatmıştır.</p>
<p>Bu olayla birlikte Osmanlı topraklarında Hurufiler’in yüzyıllar boyunca sürecek kovuşturma ve cezalandırılmaları başlamış oldu. XVI. yüzyıla ait belgeler, özellikle Balkanlar’daki çeşitli kentlerde sık sık Hurufi kovuşturmalarının yapıldığını, pek çok Hurufinin yakalanarak idam edildiklerini, cesetlerinin yakıldığını ortaya koymaktadır. Bu kayıtlarda belirtilen kişilerin, doğrudan Hurufi olmasalar da, Hurufilik’ten etkilenen çeşitli inanç akımlarına bağlı kişiler oldukları kesindir.</p>
<p>Bu akımlar arasında başta “Kalenderiler” gelmektedir. Şiddetli ceza ve baskılara karşın, çeşitli tasavvuf çevrelerine bağlı olup, Hurufilik propagandasını yapan pek çok kişinin bulunduğu, özellikle XVI. yüzyılda Balkanlar’da tanınmış olan Otman Baba, Rafii ve Usuli gibi ozanların varlığı dikkati çekiyor. Bu kişileri daha sonra yaşamış olan Hayreti, Muhiti, Yemini, Muhyiddin Abdal ve Arşigibi önde gelen Kalenderi ve Bektaşi ozanları izlemiştir.</p>
<p>İshak Efendi “Kaşif el-Esrar” adlı kitabında, Fazlullah’ın halifelerinden Ali el-Ala’nın propaganda yapmak üzere Anadolu’da etkinlik gösterdiğini, XV. yüzyılın başlarında Bektaşi tekkelerine girdiğini ve Hacı Bektaş’ın fikirleriymiş gibi Fazlullah’ın düşüncelerini yaydığını belirtir. Bu sav, Bektaşi fikirlerinde Hurufiliğin etkisinin bulunduğu göz önüne alınırsa, doğru kabul edilebilir. Şiddetli kovuşturma ve baskı altındaki Hurufiler, Bektaşiler’in arasında karışarak varlıklarını korumayı başarmışlardır.</p>
<p>Gölpınarlı’ya göre, farklı namazları ve Fazlullah’ın öldürüldüğü Alıncak Kalesinde yapılan hac törenleri ile sıradışı uygulamaları olan Hurufilik, bir süre sonra bağımsızlığını yitirmiş, sonradan özellikle Alevi-Bektaşiler’e ve kısmen de diğer tarikatlere inançlarını aktararak tarihe karışmıştır.</p>
<p>Hurufi İnançları</p>
<p>Hurufiliğe göre, varlığın özü sesten oluşur. Evren, sesin ortaya çıkması ile var olmuştur. Özü oluşturan ses, canlılarda eyleme dönük (bilfiil), cansızlarda gizilgüç (bilkuvve) olarak vardır. Ses, canlılarda istem ve istekle ortaya çıkar.</p>
<p>Tanrı gizli bir hazinedir (Kenz-i Mahfi). Tanrı’nın ilk belirişi “Söz” (Kelam) ile olmuştur. “Söz” ilk nedendir ve Tanrı’nın soyut bir “İç Konuşması” (Kelam-ı Nefsi) niteliğindedir. Kesin bir gerçek olarak görülen bu soyut söz, bazı öğelere ayrışır ve bu öğeler biçiminde dışsal bir nitelik kazanır. Aslında sözün ayrıştığı bu öğeler Arap alfabesinin yani Kur’an’ın 28 ve Fars alfabesinin 32 harfidir. Söz bu dış öğeleri edinince, soyut durumunu yitirerek, “Söylenmiş Söz” (Kelam-ı Melfuz) biçimine dönüşür. Söylenmiş sözün birleşik görüntülerinden duygu ve bilinç evreni meydana gelir. Hurufiler, evrenin sonsuzluğuna ve sürekli döngüsel devinimine, bu devinimden doğal olayların oluştuğuna inanırlar.</p>
<p>Tanrı, kendisini insanın yüzünde “söz” biçiminde görünür kılmıştır. Sözün öğelerinin sayısal bir değeri vardır. İnsan yüzündeki burun “elif”, burnun iki yanı “lam”, gözler de “he” harflerini verir. Böylece insanın yüzünde simetrik yazılmış iki Allah sözcüğü ortaya çıkar. İnsan yüzünde ayrıca çeşitli hatlar vardır: iki kaş, dört kirpik ve saçtan oluşan yedi çizgiye “Ana Hatlar” (Hutut-ı Ümmiye) denir ve her insan yüzünde bu çizgilerle doğar.</p>
<p>Bu yedi çizginin dört öğe (ateş, su, hava ve toprak) ile çarpımı Arap alfabesinin 28 harfini verir. Ayrıca erkeklerde ergenlikte ortaya çıkan yedi çizgi daha vardır. Bunlar sağ ve sol yanlar ayrı ayrı sayılmak üzere iki sakal, iki bıyık, iki burun kılı ve bir çene altı kılı olarak toplam yediye ulaşır ve “Baba Hatlar” (Hutut-ı Ebiye) adını alır. Böylece yetişkin bir erkeğin yüzündeki çizgilerin sayısı on dörde ulaşır. Bu çizgilerin kendileri ve bulundukları yerler (Hal ve Mahal) olarak hesaplanması yine 28 harfi verir. Fazlullah, bu sayıyı 32’ye çıkartmış ve Fars alfabesindeki harf sayısına ulaştırmıştır.</p>
<p>Bu konuda Hurufiler şöyle bir açıklama da yapmaktadırlar: Tanrı’nın kendisini peygamberler aracılığı ile açıklaması aşamalar biçiminde olmuştur. Evrenin temel öğeleri olan harflerin her peygambere giderek artan sayıda bildirilmesi doğaldır. Nitekim Adem’e 9, İbrahim’e 14, Musa’ya 22, İsa’ya 24, Muhammed’e 28 ve son peygamber olan Fazlullah’a 32 harf malum olmuştur. Bu peygamberlerden son dördüne bildirilen öğelerin sayısı, her birine indirilen kitapların yazılmış oldukları dilin alfabesindeki harf sayısı kadardır. Bunlar İbranice’de 22, Yunanca’da 24, Arapça’da 28 ve Farsça’da 32’dir. Bu aşamalar nedeniyle son peygamber Fazlullah’ın kendisinden önceki peygamberlerin bildikleri herşeyin anlamını çözecek anahtara sahip bulunduğu aşikardır.</p>
<p>Kur’an’ın gizi 29 surenin başlarında bulunan “Huruf-u Mukatta’a”da gizlidir. Bu harfler yinelenmelerin sayılmaması durumunda 14 tanedir (elif, lam, re, kaf, hı, ye, ayın, sad, te, sin, he, mim, kef, nun) ve bunlar anlamı açık ve kesin (Muhkemat) olarak kabul edilirler. Arap alfabesinin kalan 11 harfi ise anlamı belirsiz ve yorumlamaya açık (Müteşabih) biçimde değerlendirilirler. Asıl Tanrı sözü, Muhkemat’tan oluşan 14 harftir ve bunlar kendilerini insanın yüzünde gösterirler.</p>
<p>Hurufiler’e göre evrenin üç temel dönemi vardır: peygamberlik (Nübüvvet), imamlık (İmamet) ve tanrılık (Uluhiyet). Peygamberlik dönemi Adem ile başlamış ve Muhammed’de sonra ermiştir. İmamlık dönemi Ali ile başlamış ve on birinci imam Hasan Askeri ile bitmiştir. Fazlullah ile tanrılık dönemi başlamıştır. Tüm peygamberler “Mehdi” olan Fazlullah’ın habercisi ve müjdecisidirler. Fazlullah’tan sonra gelecek olan “Yetkin İnsan” (İnsan-ı Kamil) Fazlullah’a uymak zorundadır.</p>
<p>Fazlullah, Musevilerin beklediği “Mesih”, Hıristiyanlar ve Müslümanların gökten inaceğine inandıkları “İsa”dır. Fazlullah, gökten inmiş ve kıyamet kopmuştur, dünya ahiret bir olmuştur. Bu nedenle ahiret yoktur. Gerçek ortaya çıkmış ve tüm dinsel yükümlülükler kalkmıştır. Böylece Hurufiler tüm ibadetleri harfler ile yorumlayarak iptal ederler ya da değişik biçimde uygularlar. Örneğin hac, Fazlullah’ın öldürüldüğü yeri ziyaret etmektir. Şeytan taşlama ise, Fazlullah’ı öldüren ve “Maran Şah” (Yılanlar Şahı) dedikleri Timur’un oğlu Miranşah’ın yaptırdığı Senceriye Kalesi’ni taşlamaktır.</p>
<p>Hurufilik ve Bektaşilik</p>
<p>Bektaşi düşüncesine hızla etki eden Hurufilik nedeniyle, bazı araştırmacılar XV. yüzyıldan başlayarak Bektaşilik’in bozulduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Hurufilik hileli yöntemlerle, örneğin Hurufilik görüşlerini Hacı Bektaş’ın görüşleriymiş gibi savunarak, Bektaşi tarikatında etkin olmuştur.</p>
<p>Oysa Çamuroğlu&#8217;na göre, Bektaşilik Anadolu’ya Hacı Bektaş ile birlikte adım attığında Aleviler zaten çoktan bu topraklardadırlar. Aleviler, bir heterodoks derviş olan Hacı Bektaş’ı çeşitliliği barındırma potansiyeline sahip olan bünyeleri sayesinde özümsemişler ve onu bir önder olarak tanımışlardır. Bu bakımdan, Anadolu’da heterodoksi denilince akla hemen Alevi-Bektaşi geleneği gelmektedir. Bu gelenek, çeşitliliği özümsemesi ve hoşgörülü yapısı nedeniyle bir çok farklı heterodoks zümreyi de içinde barındırmış ve tüm ezoterik düşüncelerin Anadolu’daki sığınağı olmuştur.</p>
<p>Tümü farklı düşünce ve uygulamalara sahip olan Kalenderi, Haydari, Hurufi, Torlak gibi akımlara bağlı olanlar bu geniş yelpazeye katılmış, kendi bağımsız varlıklarını feda ederek, Alevi-Bektaşi toplumsal olgusuna kendilerine özgü renkler katmışlardır. Alevi-Bektaşiler bu durumda bir bozulma görmezler, zira inançları değişime açıktır. Tam tersine bu durum onlar için bir zenginleşme yoludur.</p>
<p>Hurufiliğin Etkileri ve Sonuç</p>
<p>1376 Yılından başlayarak Isfahan’da başlayan Hurufiliğin, her türlü baskıya karşın, inanılmaz bir hızla Osmanlı topraklarına yayılmasının ve etkili olmasının nedenleri çok yönlüdür. Şiddetli baskı ve zulme karşın hızla gelişen ve yayılan bu inanç sisteminin gelişim nedenleri, hem içinde büyüdüğü toplumsal yapının özelliklerine, hem de kendi içerik ve dinamiğine bağlı olmalıdır.</p>
<p>Hurufilik öncelikle ezoterik bir inanç sistemidir. Dinlerin “İçrek” (Batın) anlamlarıyla anlaşılması gerektiğini ve bunun da ancak özgür “Yorumlama” (Te’vil) ile gerçekleşebileceğini ileri sürmektedir. Hurufilik, ezoterik yaklaşımlar arasında, kentli nüfusa en fazla hitap edenlerden biridir. O döneme kadar kentlerde pek görülmeyen ezoterik yaklaşımın Hurufilik’le birlikte hızla kentleri de etkisi altına aldığı görülür.</p>
<p>Ortodoks İslam’ın simgesel evreni ve kültürü, o güne dek düşünce üretimine kentlerdeki medreseler ve yazılı belgeler yoluyla egemen olmuştur. Hurufilik, yorumlama yoluyla, yüzyıllardır sarsılmaz olduğu sanılan yazı ve kutsal metinlerin egemenliğini yıkmaya koyulur. Harfleri konuşturur. İnsanı kağıda yazılmış olanın üzerine çıkartır. Belge ve kayıtlara güvenen ortodoks sistemin kutsal metinleri, harflere getirilen keyfi yorumlarla kuru yapraklar gibi savrulmaya başlar. Osmanlıların ele geçirdiği kentlere doğru akan heterodoks dervişler, yıllar öncesinden kentlerde yer bulmuş bir Hıristiyan heteroks geleneği ile karşılaşır. Bu geleneğin en etkin temsilcisi “Bogomiller”dir.</p>
<p>Biri yazılı İncil’in, diğeri yazılı Kur’an’ın kalıplarına karşı mücadele eden iki farklı dinin heterodoks akımları doğal olarak yakın ilişkiler kurarlar. İslam heterodoksisi Hurufilik olmasaydı bu ilişkiyi kurmakta pek zorlanacaktı. Öncelikle Fazlullah’ın kendisini “Mesih” ilan etmesi bu ilişkinin kurulmasında etkin olmuştur.</p>
<p>Fazlullah’ın yazdığı “Cavidan” adlı yapıtın Firişteoğlu tarafından “Aşıkname” adıyla yapılan çevirisinde sık sık “Yuhanna İncil”inden alıntılar yer alamaktadır. On iki imamla on iki havari arasında paralellik kurulmakta, İsrail’in on iki kabilesine göndermeler yapılmaktadır. Anadolu heteroksisi Rumeli’ne geçerken de Hurufilik’ten fazlasıyla yararlanır. Sonradan Bektaşilik incelenirken Hurufi etkilerinin en yoğun olarak Rumeli ve Arnavutluk Bektaşiler’inde görülmesi, Hurufiliğin oynadığı rolün ne denli önemli olduğunu gösterir.</p>
<p>Anadolu’nun heterodoks İslam’ı ya da tüm Osmanlı topraklarında İslam’ın egemen olduğu simgesel evren içinde yaşayan heterodoksi, Hurufilik sayesinde, aynı topraklarda yaşayan diğer kültürlerden halkları, uzlaştırıcı çatısı altında toplama yeteneğini geliştirerek daha olgun bir biçim kazanmıştır.</p>
<p>Kaynak : İnternet</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/05/06/hurufilik-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kayıp Mu Uygarlığı ve Dini Hakkında Genel Bilgiler</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/05/03/kayip-mu-uygarligi-ve-dini-hakkinda-genel-bilgiler/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/05/03/kayip-mu-uygarligi-ve-dini-hakkinda-genel-bilgiler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 May 2010 19:03:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dinler Hakkında Genel Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet Yıldızı]]></category>
		<category><![CDATA[Ateş]]></category>
		<category><![CDATA[Churcward]]></category>
		<category><![CDATA[Hava]]></category>
		<category><![CDATA[Hermes]]></category>
		<category><![CDATA[Kayıp Mu Uygarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Naacal]]></category>
		<category><![CDATA[Osiris]]></category>
		<category><![CDATA[Su]]></category>
		<category><![CDATA[Toprak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4234</guid>
		<description><![CDATA[Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward&#8217;ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880&#8242;li yıllarda Hindistan ve Tibet&#8217;te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta  Amerika&#8217;da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygariık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward&#8217;ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880&#8242;li yıllarda Hindistan ve Tibet&#8217;te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta  Amerika&#8217;da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygariık hakkında beş eser yazmıştır.</p>
<p>Churcward&#8217;ın kaynakları, Batı Tibet&#8217;te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen &#8220;Naacal Tabletleri&#8221; ile, Amerikalı Jeolog William Niven&#8217;in 1921-23 yılları arasında Meksika&#8217;da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.</p>
<p>Bilim dünyası, gerek Churchward&#8217;ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis&#8217;in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi ~ugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir.</p>
<p>Evrim kuramları ve genel bulgulara göre, günümüzden 200 ile 500 bin yıl önce iki ayağı üzerinde dik olarak durabilen &#8220;Homo Erectus&#8221; yerini, düşünebilen insan &#8220;Homo Sapiens&#8221;e bırakmıştır. Homo Sapiens&#8217;in ortaya çıkış tarihini 200 bin yıl önce olarak kabul etsek dahi, o günden bu güne kadar insanoğlunun sadece günümüz uygarlığını yaratmış olduğunu düşünmek, insanlık adına büyük bir bencilliktir. 200 bin yıl önce dünyaya gelen ve uzmanlarca beyin ağırlığı ve düşünme kapasitesi günümüz insanı ile aynı olarak kabui edilen Homo Sapiens, ne olmuştur da, 194 bin yıl bekledikten sonra, günümüzden 6 bin yıl önce birden bire dev adımlar atmaya karar vernıiştir? Nitekim, günümüz bilim çevreleri, tekerleğin ve yazının ancak M.Ö. 4 binlerde bulunduğunu öne sürnıektedir.</p>
<p>Ancak, dünyanın geçirdiği tufan felaketi nedeniyle çok az belge ve bulgunun kalmış olmasına rağmen, bu belge ve bulgular, insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğunu ve hatta bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>James Churchward 1883&#8242;de, Batı Tibet&#8217;te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkarttı. Tibet&#8217;te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğruitusunda Tibet&#8217;teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet&#8217;te bir manastıra düştü. Bu manastırın, &#8220;Büyük Rahipler Kardeşliğinin&#8221; önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward&#8217;a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış &#8220;Naacal Tabletleri&#8221;ni gösterdi.</p>
<p>Rishi&#8217;nin Churchward&#8217;a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi&#8217;nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne, Masonluğa üye olan Churchward&#8217;ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.</p>
<p>Rishi, bu düşüncelerle Churchward&#8217;a iki yıl boyurıca üstadlık yaptı ve sadece büyük rahiplerin bildiği, Naacal Tabletlerinin yazıldığı ölü dili kendisine öğretti.</p>
<p>Naacal dilini öğrenen ve tabletleri inceleyen Churchward, bu tabletlerin ışığı doğultusunda batık kıta Mu ve uygarlığııtın izlerine rastlamak umuduyla 50 yıl süren araştırnıa gezilerine başladı.</p>
<p>Pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, Sibirya ve Orta Asya&#8217;da, Avusturalya&#8217;da, Mısır&#8217;da incelemeler yapan Churchward&#8217;a yeni nur kaynağı Meksika&#8217;da parladı. Amerikalı Jeolog William Niven, 1921-23 yılları arasında Meksika&#8217;da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet buldu. Bu tabletlerdeki yazılar ne Niven tarafından, ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan Carnegie Enstitüsü uzmanlarından Dr. Morley tarafından okunamadı. Tabletlerin varlığını duyan Churchward Meksika&#8217;ya gitti ve Tibet&#8217;te öğrenmiş olduğu Naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük&#8217;yankılar getiren eserlerirıi yazdı.</p>
<p>Churchward ve Niven&#8217;in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. Danimarkalı araştırnıacı ve yazar Eric Von Daniken de, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olan bu adalar kültürlerinin şaşılacak derecede benzediğine işaret ediyor. Churchward&#8217;a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürnıektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluţturmuţtur.</p>
<p>Mu uygalığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, Atlantis ve Uygur İmparatorluklarıdır (8). Ayrıca, bugün Antik Mısır, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığı yatmaktadır.</p>
<p>Mu uygarlığının ne zaman başladığı bilinmiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika&#8217;da bulunanlar bu konuda aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu&#8217;nun kolonileşme ve uygarlığinın temelini oluşturan dinini yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini gösteriyorlar.</p>
<p>15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlere göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar biraraya geldi. Bu gazlar, güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları tıavayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yiikseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (Rna-Dna) oluşturdu. İlk hayat sudan ç~ktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.</p>
<p>Günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. Zaten, en az 70 bin yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur. Mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösternıe açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. Günümüzden 3 bin yıl önce yazılmış Mahabharata&#8217;da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: &#8220;Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden heryer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulaklan sağır ederı bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldn. Ağaçlar tamamerı yandı. Heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı&#8221;&#8230;</p>
<p>Bu efsane, atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyinin yanısıra, onların dünyasının da bugün olduğu gibi, barıştan yana pek nasibini almadığını gösteriyor.</p>
<p>Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora&#8217;nın yokoluşu gibi diğer bazı efsaneler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. Ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, Mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek Tanrılı dine, &#8220;Mu Dini&#8221;ne göz atalım.</p>
<p>Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorlann ünvanı, güneşin oğlu da denilen &#8220;Ra Mu&#8221; idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da &#8220;Güneş İriıparatorluğu&#8221;ydu. Mu dilinde &#8220;Ra&#8221; kelimesi, giineş anlamına geliyordu. Mu&#8217;nun kolonisi olan Mısıi da da güneş tanrıya &#8220;Ra&#8221; adı verilmiştir. Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya&#8217;da da imparatorun ünvanı &#8220;Güneşin Oğlu&#8221; dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı ünvanı kullanmışlardır. İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan &#8220;Naacaller&#8221; bulunuyordu ve burılar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. &#8220;Kutsal Sırlar Kardeşliği&#8221;nin üyesi olan Naacaller&#8217;in tüm dünyaya yaymış oldukları &#8220;Mu Dini&#8221;, belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyoriardı. Bu sembollerin Ezoterik anlamlannı sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.</p>
<p>Naacaller&#8217;in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Alaacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tannnın geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmektcydi. Mu dinine göre Tann o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağıza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani &#8220;Ra&#8221; idi. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırıimış iddialann ve güneş kültü diye nitelendirilen inamşların kökeninde yatan olgu budur.</p>
<p>Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tann değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlannın kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.</p>
<p>Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu&#8217;nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak &#8220;Güneşin Oğlu&#8221; ünvanını taşıyordu.</p>
<p>Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara &#8220;şeffaf mabetler&#8221; deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü açıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.</p>
<p>Mu dini sembollerinin en önde geleni, &#8220;.Mu Kozmik Diyagramı&#8221;dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, &#8220;Ra&#8221;nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içiçe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanriya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. Her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemierin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durnıası gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.</p>
<p>Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırrrıanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan&#8217;a ulaşmak zorundadır.</p>
<p>Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay&#8217;dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgerıin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında ~lar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissetfirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris iIe önce Atlantis&#8217;e buradan Hermes ile Mısır&#8217;a, Mısır&#8217;dan Yunanistan&#8217;a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.</p>
<p>Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla &#8216;günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek âlındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır&#8217;ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacaller&#8217;in uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yok. Bu törenin ayrıntılarına Mısır uygarlığını incelerken dönüleceği için, şimdi Naacal öğretisinin diğer kavramlarına geri dönelim.</p>
<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Dört-Temel-Güç.JPG"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4235" title="Dört Temel Güç" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/05/Dört-Temel-Güç-430x379.jpg" alt="Dört Temel Güç" width="430" height="379" /></a></p>
<p>Mu dininin dört temel kavramı vardır:</p>
<p>1-Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.<br />
2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.<br />
3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.<br />
4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.</p>
<p>Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurrrıuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu aţamaya ulaţabileceklerini kabul ederler.</p>
<p>Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, &#8220;dört büyük inşaatçı&#8221;, &#8220;dört büyük mimar&#8221;, &#8220;dört büyük geometri üstadı&#8221; olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak&#8217;dır .</p>
<p>Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, &#8220;dört baş melek&#8221; olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven&#8217;in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollanının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızlarr sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simbelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler&#8217;in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa&#8217;nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu&#8217;dan gelmektedir.</p>
<p>Kaynak : İnternet</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/05/03/kayip-mu-uygarligi-ve-dini-hakkinda-genel-bilgiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şintoizm</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/04/26/sintoizm/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/04/26/sintoizm/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Apr 2010 12:58:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dinler Hakkında Genel Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Japonların]]></category>
		<category><![CDATA[Kami-Nomiçi]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Şintoizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4091</guid>
		<description><![CDATA[Dünyanın en eski dinleri arasında yer alan Şintoizm M.Ö.VII yy kadar eskiye dayandırıla bilinecek Japonların Milli Dini karekterini sergilemektedir. Şintoizm &#8216;in Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi &#8216;dir ( Tanrıların Yolu) Şintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Şintoizm &#8216;in geçirdiği safhalar üç devrede incelenir. Bunlar ; 1 &#8211; Mitolojik dönemlerde başlayan ve Budizm &#8216;in Japonya &#8216;ya girişine kadar devam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/04/Slayt2.JPG"><img class="alignleft size-full wp-image-4093" title="Slayt2" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/04/Slayt2.JPG" alt="Slayt2" width="233" height="211" /></a>Dünyanın en eski dinleri arasında yer alan Şintoizm M.Ö.VII yy kadar eskiye dayandırıla bilinecek Japonların Milli Dini karekterini sergilemektedir. Şintoizm &#8216;in Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi &#8216;dir ( Tanrıların Yolu) Şintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Şintoizm &#8216;in geçirdiği safhalar üç devrede incelenir. Bunlar ;</p>
<p>1 &#8211; Mitolojik dönemlerde başlayan ve Budizm &#8216;in Japonya &#8216;ya girişine kadar devam eden dönem(MS 552)<br />
2 &#8211; Budizm, Şintoizm mücadeşlesinin kızıştığı 9.yy kadar süren dönem.<br />
3 &#8211; Şintoizm &#8216;le Budizm &#8216;in birbirinden ayrıldığı,1192 &#8216;den 1868 reformuna kadar devam eden dönem.</p>
<p>Şintoizm &#8216;in bir diğer özelliği milli,iptidai resmi inanış sistemi bulunmayan, diğer dinlere karşı oldukça hoşgörülü bir din olmasıdır . Şintoizm &#8216;in 2 temel özelliği kısaca;<br />
-Milli bir dindir<br />
-Tabiata tapmaya önem verir.</p>
<h2><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/04/Slayt1.JPG"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4092" title="Slayt1" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/04/Slayt1-430x340.jpg" alt="Slayt1" width="258" height="204" /></a></h2>
<h2><span style="color: #ff0000;">İnanç ve İbadetleri</span></h2>
<p>ilahlarla ilgili inançlara göre birbiriyle hem kardeş hem karı-koca olan Gök (Baba Tanrı) ile Yer (Ana Tanrı) bütün Japon adalarını ve diğer Tabiat Tanrılarını doğurmuşlardır. Bu iki ilah inancı etrafında dönüp dolaşan başka Tanrı inanışları da vardır. Nakledildiğine göre Japonya &#8216;da 8.000.000 ilah vardır. Dağ, ırmak, ateş, gök gürlemesi, fırtına, yağmur, vb. ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı vardır. Ölüler yaşayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eşya vs.. konulduğu sürece mesut olurlar.</p>
<p>Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. İmparator Güneş ilahesinin torunudur. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduğuna inanırlar. Şintoizm &#8216;de tapınak ve evde yapılabilir. Japonya &#8216;da yüzbinin üzerinde mabet olduğu söylenmektedir. Mabetlerde genellikle eskiliği açısından değerli olan ayna, kılıç, mücevherli taş ve Amatarasu &#8216;nun heykeli bulunur.</p>
<p>Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. ibadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü ve ayaklarını Müslümanların abdest almaları gibi yıkarlar. Mabetteki kıymetli eşya karşısında diz çöker. ibadetini tamamlar ve dışarı çıkar. Eskiden ibadette kurban bulanmasına rağmen, günümüzde rastlanmamaktadır. ibadet için temizliğe çok önem veren Japonlar bunu ihmal etmeyi büyük günah sayarlar. Bazı özel durumlarda islam inancındaki gusüle benzer bir temizlik yaparlar. ibadeti rahipler idare eder. Özel öğretimlerle yetiştirilirler.</p>
<p>Evlenme törenleri mabetlerin bitişindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise Budist rahipler yönetir. Bu anlayış bir Japon tarafından “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde kabul edilir. inançlarına göre ölen herkes “Kami” olur. Onlara göre “Aile bir dindir, aile ocağı ise tapınaktır.” Ölülere karşı görevini yapan insan, yaşayanlara karşı olan vazifelerini de yerine getirmiş olur. Çok eski zamanlardan kalma duaları ve sıhri formülleri ezbere okumak, ilahlara hediyeler takdim etmek Japonların bugünde vazgeçemedikleri davranışlardandır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Tanrı Anlayışları</span></p>
<p>Japon dilinde genellikle Tanrı veya O &#8216;nun yerini tutacak kavramlar için üst, yukarı anlamına gelen “Kami” kelimesi kullanılmaktadır.</p>
<p>Şintoizm &#8216;de ilahlar hem erkek (izanagi) hem de dişi (izanami) &#8216;dir. Bu iki ilah daha sonra geleceklerin ataları olmuştur. Şintoizm &#8216;de kutsal metinlerin de bu ilahların yaptıkları yazılıdır. Onlarda aynen insanlar gibi doğar, evlenir, banyo alır, hastalanır, kıskanır, ağlar ve ölür. Ahlaki karakterleri de insanlarınkine benzer. Bütün ilahlar doğrudan doğruya tabiat güçleri veya tabiatta bulunan bazı maddelerle ilgili görülmüştür. Tabiat ilahları arasında en önemlisi güneş tanrısı Amaterasu &#8216;dur.</p>
<p>Şintoizm &#8216;in iki mukaddes metninde yıldız ve fırtına ilahları ile sis ilahesinin de adı geçer. Fuji-Yama Dağı da mukaddes dağlar silsilesinin en önemlidir.</p>
<p>Kutsal Yazıları</p>
<p>Şintoizm &#8216;in kutsal metinleri de ikidir: 1- Kojiki 2- Nihongi. Çin yazısının kabulünden önce kendilerine has bir yazıları bulanmadığı için Kojiki &#8216;nin yazıya dökülmesi 712 yılında imparatorun emri ile olmuştur. Tanrıların ve devletin ilahi kaynağı ile insanlığın başlangıcından Kojiki kitabında bahsedilir. Nihongi ise, bir nevi Kojiki &#8216;nin yorumudur. Nihongi &#8216;de devlet hizmetlerinde görev alanların uyması gereken bazı tavsiyeler yer alır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Günümüz de Şintoizm</span></p>
<p>Günümüzde Şintoizm Milli bir din olması nedeniyle Japonlar arasında yaygındır.Başta Japonya olmak üzere Japonların yaşadığı diğer ülkelerde de yayılma imkanı bulmuştur.Günümüzde Şintoistlerin sayısının 4.000.000&#8242;un üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/04/26/sintoizm/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cem’de Genel Kurallar (Son)</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/04/22/cem%e2%80%99de-genel-kurallar-son/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/04/22/cem%e2%80%99de-genel-kurallar-son/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Apr 2010 08:50:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cem]]></category>
		<category><![CDATA[Can]]></category>
		<category><![CDATA[disiplin]]></category>
		<category><![CDATA[düzen]]></category>
		<category><![CDATA[hoşgörüş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4037</guid>
		<description><![CDATA[Cemaat halka biçiminde ve düzgün bir sırayla otursun(Görenler, cemde bir disiplin ve düzenlilik olduğunu anlasınlar.) Lokmalar eşit dağıtılsın. Rahatsız ve mazereti olanların dışında hiçbir can sandalyede oturmasın. Cem’in ahengini bozmaya kalkanlar ve amacı ibadet olmayanlar cemden usulünce dışarı çıkartılsın. Cemaat, cem bitiminde cemevinden çıkarken, acele etmeden düzenli bir biçimde çıksın. Kapıcılar ceme geç kalanlara hoşgörülü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/04/Cemde-Kurallar.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-4040" title="Cemde Kurallar" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/04/Cemde-Kurallar-430x218.jpg" alt="Cemde Kurallar" width="430" height="218" /></a></p>
<ul>
<li>Cemaat halka biçiminde ve düzgün bir sırayla otursun(Görenler, cemde bir disiplin ve düzenlilik olduğunu anlasınlar.)</li>
<li>Lokmalar eşit dağıtılsın.</li>
<li>Rahatsız ve mazereti olanların dışında hiçbir can sandalyede oturmasın.</li>
<li>Cem’in ahengini bozmaya kalkanlar ve amacı ibadet olmayanlar cemden usulünce dışarı çıkartılsın.</li>
<li>Cemaat, cem bitiminde cemevinden çıkarken, acele etmeden düzenli bir biçimde çıksın.</li>
<li>Kapıcılar ceme geç kalanlara hoşgörülü davransın ve sessizce oturmaları için yer göstersinler.</li>
<li>Kapıda birikmeler, uzaktan seyretmeler olmasın, konuşmalar olmasın, böyleleri kapıdan uzaklaştırılsın.</li>
<li>Gözcüler cemaatin tüm davranışlarına göz-kulak olsun.</li>
<li>Yaşlı ve olgun kimseler cemaatin arasına serpiştirilsin, küçüklere ve henüz yolun kurallarını bilmeyen canlara örnek olsun.</li>
<li>Cemevinde bacılar sağ, erkekler sol tarafa otursunlar.</li>
<li>Cem’de küçük çocuklar bulunmamalı. Zira onlar çocuktur sessiz davranamazlar, cemin coşkusunu ve ahengini bozabilirler. Onları cemevinin bitişiğindeki bir odaya alıp, bir-iki canın gözetiminde eğlendirmeli.</li>
<li>Cemevi’nin ortasında Tevhid çekmek ve cem erenlerini coşturmak için yaşlı ve bilenlerden 12 kişilik bir halkaoluşturmalı.</li>
<li>Dede cemaate öğüt verirken, gençlere yönelik konuşmalar yapmalı.</li>
<li>Dede, cem ibadetini özlü ve fazla uzatmadan yürütmeli, canları uzun süre diz üzeri tutup incitmemeli, “<em>Dar çeken didar göre</em>…” deyip, dinlenmelerini unutmamalı..</li>
<li>Dede öyle bir cem düzenleyecek ki, Hüseyn-i Kerbela’nın sevgisiyle coşulsun ve de O’nun insanlığa verdiği mesajın özü halka duyurulsun, yapay bir ibadet olmasın, gösterişten uzak, can-ü gönülden olsun.</li>
<li>Cem’in akışı planlı, çok uzun değil kısa ve özlü, kapsamlı, coşkulu, çağdaş ve halka gerekli en yararlı bilgileri ve mesajı verir olmalıdır.</li>
<li>Her cemevinde, her dergâhta, her köyde ve her örgütte Dedeler ve bu işi bilenler CEM ve SEMAH ekibi yetiştirmeli, bunlara cemlerde okunan dua, gülbank, terceman, deyiş, düvazimam, tevhid, mersiye ve miraclama’yı vb. öğretmeli. Bunun başarılı olması için de bol bol kurs ve provalar yapılmalı. Kağıda yazıp okuma işine son verilmeli.</li>
<li>Asıl amaç halkı bıktırmadan ibadet etmek olduğuna göre; deyiş, düvazimam, mersiye ve duaları fazla uzatmamalı ve bir cem ibadetinin süresi iki ya da üç saati geçmemeli.</li>
<li>Başta Dede olmak üzere cemde görev alanların hepsi konuşma ve dualarını net (anlaşılır) bir biçimde yapmalıdır.</li>
<li>Dedelerimiz her cem’de “ALEVİLİK İLKELERİ”ni canlara özlü olarak anlatmalıdır.</li>
</ul>
<p>Kaynak : İnternet</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/04/22/cem%e2%80%99de-genel-kurallar-son/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sofra (Kurban ve Lokma) Hizmeti (19)</title>
		<link>http://www.onuncukent.com/2010/04/20/sofra-kurban-ve-lokma-hizmeti-19/</link>
		<comments>http://www.onuncukent.com/2010/04/20/sofra-kurban-ve-lokma-hizmeti-19/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2010 19:07:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hüseyin Şimşek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cem]]></category>
		<category><![CDATA[Kurban]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuncukent.com/?p=4005</guid>
		<description><![CDATA[Kurbancı, pişirdiği kurbandan (pişip pişmediğini öğrenmek için) önce tepsi içinde birazcık niyaz(kurban eti ve diğer lokmalarla birlikte) alarak, yanında bir bacı ile meydana gelir. Gözcü, kurbancının sağ tarafında olarak meydana gelirler. Kurbancı “Hü erenler, Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor.” der, bir adım atar. İkinci kez aynen söyler, bir adım daha atar. Üçüncü kez yine aynen söyler, bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/04/Cem-töreni2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4011" title="Cem töreni" src="http://www.onuncukent.com/wp-content/uploads/2010/04/Cem-töreni2.jpg" alt="Cem töreni" width="350" height="233" /></a></p>
<p>Kurbancı, pişirdiği kurbandan (pişip pişmediğini öğrenmek için) önce tepsi içinde birazcık niyaz(kurban eti ve diğer lokmalarla birlikte) alarak, yanında bir bacı ile meydana gelir. Gözcü, kurbancının sağ tarafında olarak meydana gelirler. Kurbancı “<em>Hü erenler, Muhammed-Ali’nin hizmeti geliyor</em>.” der, bir adım atar. İkinci kez aynen söyler, bir adım daha atar. Üçüncü kez yine aynen söyler, bir adım daha atarak meydan postunun ortasına gelmiş olur, “Hü erenler!” der, duaya dururlar. Lokmacı şu tercemanı okur.<em></em></p>
<p><em>“Hü Pîrim! Evvel Allah diyelim, kadim Allah diyelim. Geldi Ali sofrası, Hak versin biz yiyelim, demine hü diyelim, Allah eyvallah, nefes pîrdedir</em>.”</p>
<p>Dede(Lokmacıya dua verir): “<em>Hayır hizmetin kabul, yüzün ak ola.İsteğini dileğini Hak-Muhammed-Ali vere. Hizmetinden şefaat bulasın. Sofran Kanber’in serdiği sofra ola. Yiyene helal, yedirene delil, cennet taamı, Kudret honü ola. Gerçeğe hüü</em>.”</p>
<p>Lokmacı “<em>Allah-Muhammed- Ya Ali</em>…” diye lokma bulunan kaba (tepsiye) niyaz eder, lokmaları eşit olarak dağıtmaya başlarlar. Lokma dağıtma işi bitince yüksek sesle:</p>
<p>“<em>Hü, mümin müslim, bacı kardeş!</em></p>
<p><em>Elimde yok kantar ile terazi, herkes oldu mu hakkına razı?</em> ” diye sorar.</p>
<p>Cemaat, “Biz razıyız, Hak da razı olsun.” der.</p>
<p>Lokmacı, “Allah da sizden razı olsun.” der.</p>
<p>Sadece lokma varsa eşit olarak dağıtılır. Eğer kurban varsa sofra serilip, lokmaların dağıtılmasına başlanır. Cemde bulunanlara lokma hizmeti görmek için Dede birkaç kişi görevlendirir. Lokmaların eşit bir şekilde dağıtılmasına ve Dede destur verdikten sonra birlikte yenilmesine özellikle dikkat edilir. Fakat cemaat kalabalıksa, cemaattan rızalık alınarak, yemekler soğumadan yenilmesine destur verilebilir.</p>
<p>Dede, lokmaların yenmesi için destur verir:</p>
<p>“<em>Allah…Allah…Lokma hakkına, evliya keremine, gerçekler demine, destur-u pir izniyle yürüyenin devranı, yiyenin lokması yürüsün. Gerçeğe hü</em>…”</p>
<p>Dede önce canlardan birisine bir lokma verir(canlar bu ilk lokmayı almak için yarışır, alır almaz yer.) ve bundan sonra herkes lokmasını yemeye başlar. Herkes lokmasını yerken lokmacı eline bir tepsi alır “Selman hasta, gözü parsta…Selman-ı Pâk aşkına…” diyerek dolaşır ve Selman lokması toplar. Bu toplanan Selman lokması, sonradan isteyene verilir, evinde hastası, umanı, isteyeni varsa şifa niyetine götürürler. Yemekler yenilince Dede, sofra duası verir:</p>
<p>“<em>Allah…Allah…Kurbanlarınız kabul, ikrarınız kadim ola, Hak Dergahı’na yazıla. Emekleriniz boşa gitmeye. Oniki İmam ağrı-acı vermeye.Yüzünüz ağ işiniz sağ ola. Lokmalar nur ola, gönüller bir ola. Lokma sahipleri lokmalarından şefaat bula. Hak erenler utandırmaya, cehennem narına yandırmaya, Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Oniki İmamların hüsnü himmeti üzerinizde ola. Ali haldaşınız, Hızır yoldaşınız ola. Bir lokmanız binbir kazaya belaya karşı gele. Allah dualarımızı, ibadetlerimizi kabul eyleye. Bu cemde bulunan büyük, küçük bacı, kardeşler! Bir bardak suyun hakkı vardır; birbirinize haklarınızı helal eyleyiniz. Kusurlarımız var ise hoşgörü ile bağışlayınız. Nur-u Nebi, kerem-i Ali, pirimiz üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli, kerem-i evliya gerçekler demine hü mümine Ya Ali</em>…”</p>
<p>Sofralar kaldırılır, Dede şöyle der:</p>
<p>“<em>Duran, oturan kovsuz-gaybetsiz evine varan yastığına baş koyan, sağ yata sefa kalka, hayırlı işler hayırlı düşler göre. İsteğinizi, dileğinizi Hak-Muhammed-Ali vere. Hazret-i Hüseyin yardımcınız, Hazret-i Hızır yoldaşınız ola. Gerçeğe hü</em>…”</p>
<p>Cem’de bulunanlar meydana niyaz ettikten sonra çekilip evlerine giderler. Süpürge çalınır, post kaldırılır, Dede oniki hizmet sahiplerine(Gözcü sağ başta, Rehber onun yanında olmak üzere) dualarını verir:</p>
<p>“<em>Allah…Allah…Hayır hizmetleriniz kabul ola. İsteğinizi, dileğinizi Hak-Muhammed-Ali vere. Hizmetinizden şefaat bulasınız. Gerçek erenlerin himmetleri üzerinizde ola.Nur-u Nebi, Kêrem-i Ali, Pîrimiz üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli, gerçek erenler demine hü mümine Ya Ali</em>…”</p>
<p>Dede kapıda hizmet gören ve yerinden ayrılmayan kapıcıya (cemin başında da sonunda da olduğu yerde duasını verir):</p>
<p>“<em>Allah…Allah…Hayır hizmetin kabul, yüzün ak ola. Hazret-i Hasan yardımcın, Hızır yoldaşın ola. Gerçeğe hü</em>…”</p>
<p>Çerağcı, çerağı meydanın ortasına getirir. Hizmet sahipleri Dede’nin geri tarafında duadaki sırayı bozmadan ayakta beklerler. Çerağcı:</p>
<p>“<em>Allah…Allah…</em></p>
<p><em>Bâtın oldu Çerağ-ı Nûr-u Ahmed</em></p>
<p><em>Zahir oldu Şems-i Mâh-ı Muhammed</em></p>
<p><em>Gerçeğe hü</em>…”</p>
<p>der ve çerağı sır eder(dinlendirir, yani söndürür) sonra hep birlikte meydana niyaz ederek cem evinden ayrılırlar. Cem böylece tamamlanmış olur.</p>
<p>Kaynak : İnternet</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuncukent.com/2010/04/20/sofra-kurban-ve-lokma-hizmeti-19/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

