Referanduma Giderken
Eylül 9, 2010 | Kategori: Yaşam ve Siyaset
Millet olarak kağıt-kalem ile yıldızımız hemen hiç barışık olmamış maalesef. Cehaletimize kılıf olarak ise hep aynı teraneyi anlatırız.
“Okumuyoruz abi, cahil milletiz”
“E matbaa geç geldi ya bize, o yüzden”
“Heeeee, bizden kaynaklanan bir şey değil yani”
Allah Allah… Peki, geldikten sonra ne olmuş? Güzel milletim gözlerini bozacak kadar çok mu okumuş? Kütüphanelerin yolunu mu aşındırmış? Ben bu 200 yıl arayı nasıl kapatırımın derdine mi düşmüş? İlgisi yok. Matbaanın gelişinden sonra olanları Murat Bardakçı anlattı bir programında. Adam (Müteferrika) bin bir zahmet matbaayı kurmuş, kitap basmış, ama tek bir kitap sa-ta-ma-mış. Satamayınca ne yapacak garip? Kapatmış gitmiş.
Öyle “cahilsek vardır kendimize göre haklı sebeplerimiz” türünden avuntular yersiz yani. Sebebi orada burada aramaya gerek yok. Cahilsek sebebi biziz. Gerçek şu ki; millet olarak “okur-yazar” olmayı bir yaşam tarzı olarak değil de bunları yapabilmeye muktedir olma seviyesinde içselleştirmişiz başından bu yana. Bizimkisi “okur-yazar olmak” değil, “okuyabilmek ve yazabilmek”. Bineceğin otobüsün numarasını, tabelasını ayırt edecek kadar okuyabiliyorsan kâfi. Kitaplardan sana ne. Bir dostunun telefonunu not edecek kadar yazabiliyorsan ne ala. Şahsi bir mesele hakkında dilekçe yazmaya gelince dahi iş, doğruca bir bilene, gerçek bir “okur-yazar” bulmaya.
“Gözünü seveyim, senin kalemin kuvvetlidir, yazıver iki satır”
Benim hatırladığım, okullarda “kendini ifade edebilme” yeteneğinin kazandırılmasından ziyade, dilekçenin formatına daha fazla önem verdikleri için, yazabilenlerin de vazgeçilmez sorusu;
“Tarih nereye atılıyordu?” olur genelde.
Mazruf bu milletin tarihinde hiç bir zaman zarfın önüne geçememiştir çünkü. İçerikten daha fazla önemli o tarihin yeri. Yaşadığım tecrübe ile sabit. 2002 senesinde bir sebeple dava açmak için dilekçe yazmıştım, ancak adliyedeki memura, dilekçemi okumadığı halde beğendirememiştim. Şöyle uzaktan bakmış, “olmamış bu, git arzuhalcilere yazdır” demişti. Elbette arzuhalcilerle gizli bir pazarlık, paslaşma söz konusu. Kendince tezgâhını kurmuş, yolunu bulmanın derdinde memur. Bunun farkındayım ama okuyup da beğenmemiş olsa anlayacağım, hiç okumadan şekilden yola çıkıp “olmamış” demesi ilginç. Çünkü şekil önemli. O yüzden yıllardır bu millet sorar birbirine.
“Tarih buraya di mi?”
“Olmaz abi, tarih sağ üstte olacaktı, kabul etmezler bunu”
“Emin misin oğlum? bak bana boşuna bir daha yazdırma”
“Abi eminim tabii ki, hoca notumu kırmıştı, oradan biliyorum”
Hadi tamam, dilekçeyi geçtim. “Bürokratik lisan” diye bir kavram var dünyada. Herkesin bu lisanı kullanarak kendisini ifade edemeyeceği kabul edilebilir. Üstelik bizim ülkemizde bu lisandan hiç taviz verilmediğini düşününce insanların dilekçe için bir bilene danışması belki anlaşılabilir. Peki ya araba pazarında, vatandaşın satılık arabası için cama yapıştırdığı ilana ne demeli?
“SATLIK PROTVEY”
Evet, aynen böyle yazıyordu, bir defterden kopartılmış beyaz bir sayfaya eğri-büğrü yazılmış harflerle “SATILIK BROADWAY” için. Buna benzer yığınla örneğin internette gezdiğini düşünürsek, ilk bakışta “gül-geç” tarzı bir hadise gibi görünse de bence bu iki kelime, Türk insanının eğitim seviyesini ortaya koymak gibi somut bir veri olmanın ötesinde, eğitime ve bilgiye olan bakış açısı, işine gösterdiği önem, profesyonelliği, ciddiyeti, kendine ve karşısındakine saygısı v.s. gibi pek çok şeyin özeti. Asıl cehalet de bence işin bu tarafında. Cehaletten kasıt, bilgi eksikliği olsa kolay. Biraz iyi niyet, biraz gayret, okur öğrenir, açığı kapatır insan. Peki, eğitime, öğrenmeye, yeniliğe, sosyalleşmeye, medeniyete, toplum içinde yaşamanın kurallarına karşı olan bu mesafeli tavrımıza ne demeli?
Adam “broadway” yazmasını bilmiyor, bu çok kabul edilebilir bir şey. Ama adam “doğrusu nedir?” diye sormuyor, bir zahmet arabasının arkasına dolaşıp bakmıyor nasıl yazılıyor diye. Öte taraftan, okumuş, muhtemelen mevki sahibi veya para sahibi, kravatlı, takım elbiseli adam, son model lüks bir arabaya binebilecek imkânlara sahip olabiliyor, ancak o arabasını şeridinde sürme dikkatini ve becerisini dahi gösteremeyebiliyor. Her iki uç örnek için de en kötüsü bu ve buna benzer şeylere dikkat etmenin bir gereklilik olduğunu dahi düşünmüyorlar.
Öyle ya, bilmiyorsan arabanın arkasına dolaş, nasıl yazıldığını gör, öğren. Öğrenmek zor diyorsan taklit et en azından. Kendine saygı göster, komik duruma düşme. Yok, ne gerek var, anlaşılıyor işte. Önemli olan arabayı satmak, paraya çevirmek. Haricindeki hiç bir şeyin zerrece önemi olamaz.
“La Memet, yanlış oldu galiba?”
“Neyi yanlış lan?”
“Arabanın modeli”
“Oğlum bu araba ne?”
“Protvey”
“Peki ben ne yazmışım?”
“Protvey”
“Eeee nesi yanlış?”
Acımasız ve abartılı bir eleştiri olarak değerlendirilmesin lütfen. Şöyle ifade edersem konunun vahameti çok daha iyi anlaşılır sanırım. Bu ve buna benzer örnekleri bizler kendi aramızda paylaştığımız zaman, bahsedilen bu örneklerin azınlık olduğunu düşünmek gibi bir hataya düşüyoruz nedense. Sanki Türkiye’nin en azından İstanbul, Ankara ve İzmir’den ve bu şehirlerin bizim gibi orta veya ortanın biraz üstü semtlerinde yaşayan, eğitim, görgü ve terbiye açısından en kötüsü bize yakın olan sakinlerinden ibaret olduğunu sanıyoruz. Oysa ki Türkiye ezici bir çoğunlukla ancak “satlık protvey” yazabilecek kadar eğitime ve ciddiyete sahip, maddi çıkarlarının söz konusu olduğu durumlar hariç, kendisine ancak bu kadar önem verebilen insanların ülkesi.
Türk olmanın ve Türkiye’de yaşamanın zorluğu da burada başlıyor işte. Bu ezici çoğunluğun bakış açısı, dünya görüşü, algı yeteneği, vizyonu, hayalleri, idealleri ve değerlerinin yansıması ile şekillenmiş bir Türkiye’de yaşamak zorundasınız çünkü. Cümlesine “la memet” diye başlayanlar ile son model Mercedes arabasını, her iki şeridi ortalamış şekilde süren diplomalı veya paralı ilkellerin arasında.
Siz, çocuklarınıza sağlığınızda daha iyi bir hayat verebilmek için kendi kalitenizi yükseltmek adına, eğitiminizden tutun, izlediğiniz programlara kadar özen gösterirken, gelecekte daha iyi bir ülke bırakabilmek için seçtiğiniz insanlara, verdiğiniz oya titizlenirken, x partiden gelecek bir çift ayakkabı veya bir koli yiyecek yardımı alarak günü kurtarıp, geleceğini ipotek ettirmekte hiç bir beis görmeyen veya alacağı yeni bir ihale ile arabasını bir model yükseltme hevesindeki ezici bir çoğunluğun arasında. Maalesef “nasıl bir Türkiye?” sorusuna cevap verecek nüfusun çoğunluğunu bu insanlar oluşturuyor.
“La Memet, oyunu kime verecen?”
“Valla şimdilik gararsızım, daha seçileceklerden bir şey görmedik”
İşte 12 Eylül’e saatler kaldı neredeyse. Anlatmaya çalıştığım bu insanlarla birlikte geleceğimizi hep birlikte oylayacağız. Her iki taraf da gidecek “evet” veya “hayır” diyecek. Günü kurtarmak derdinde olanlar ile ihale kaparak zenginliğine zenginlik katmak peşinde olanlarla birlikte belirleyeceğiz sonucu. Mesele kesinlikle hangi tarafın evet veya hayır diyeceği değil. Tamamen tarafsız bir gözle yazmaya gayret ediyorum. Mesele, bu referandumda, önceki ve sonraki seçimlerde oyunu verirken kimin neyi, ne kadar referans aldığı. “Ben” mi, yoksa “ülke” mi, “bugün” mü yoksa “gelecek” mi?
Siz oturup, “dur bakalım neymiş bu anayasa paketinin içeriği?” diye ekran başında saatlerce açık oturum seyredip, gazete okuyup anlamaya, öğrenmeye çalışırken, arabasının modelinin nasıl yazıldığını öğrenmek için zahmet etmeyen bir zihniyet, referandum ile ilgili iki satır bilgi sahibi olmadan gidecek sandığa.
“La Memet, evet mi diyecen hayır mı?”
“……….. diyecem”
“Niye? Biliyon mu niye ……….. diyeceğini”
“Ne bileyim oğlum, partim ……….. deyin diyo, biz de öyle diyecez”
TV’de bir ara manken bir bayanın açtığı “dağdaki çoban ile benim oyumun değeri aynı mı?” tarzında elitist bir anlayışla yazmıyorum bunu. O bakış açısına demokrasiye inanmış ve özleyen bir vatandaş olarak ben de karşıyım. Sadece, “bugün” ve “ben” diyen insanların acilen “ülke” ve “gelecek” diyen vatandaşlar haline dönüştürülmesi gerektiğine vurgu yapmak istiyorum.
Daha dün (07 Eylül 2010) TV’de bir istatistik verdiler.
“Türkiye’de fert başına kitap okuma oranı ortalama 12 yılda 1 kitap”,
“Eğitim seviyesi ortalaması ilköğretim 4 ncü sınıf”.
Bu içler acısı manzaraya bakınca bazı şeyleri hayal etmek komik geliyor bana. Mesela, dün gece Doç.Dr.Ümit KOCASAKAL’ı dinlerken, “protvey” arabasını satmış vatandaşın da aynı programı seyrettiğini hayal ettim bir ara. KOCASAKAL anlatıyor:
“Efendim, bu, her şeyden önce bir referandum değildir. Referandum, halka sadece tek bir sorunun sorulup, cevap arandığı ve alınacak cevap için otoritenin görüş beyan etmediği, halkı yönlendirmediği bir hadisedir. Bu olsa olsa ancak plebisit, yani devletin almış olduğu bir kararı halka onaylatması olabilir…………” diyor, bizim vatandaş muhtemelen;
“La Memet, ne sitinden bahsediyo bu keçi sakal?”
“Pili bili bişey dedi ama anlamadım”
“La gapat gorum pili bilisine, ……… deyin diyolar gidip diyecez işte, çevir şunu maçı aç” diyordu.
Yıl 2010. Cumhuriyet 87 yaşında ama biz hala anayasa yapmak için sandık başına gidiyoruz. Bu gerçek bile cehaletimiz ve geri kalmışlığımızın tüm dünyaya ilanı bence.
Evet o kadar cahiliz ki; geçen yüzyılın başında Gülhane Parkı’nda toplanmış kalabalığa “hürriyet gelecek” dendiği zaman, kalabalık kendi arasında:
“La Memet, hürriyet kadın mı erkek mi?” diye soruyordu.
Böyle bir gerçek varken, 1453′te Bizanslıların meleklerin erkek mi kadın mı olduğunu tartışmalarından dem vurup “amma da cahillermiş” diyebilme pişkinliğini gösterebiliyoruz. Onlar en azından bilinmeyen bir dünyaya ait olan bir varlığın cinsiyetini 500 sene önce tartışıyorlardı. Biz ise 500 yıl sonra dünyevi bir kavrama cinsiyet atfedip hangisi olduğunu soruyorduk birbirimize.
Eğitime, öğrenmeye, yeniliğe öyle tuhaf bir yaklaşımımız var ki, belki tek başına bir araştırma konusu. Yıllar önce Ankara’da dolmuş şoförlerine kravat takma zorunluluğu henüz getirilmişti ve ben dolmuşta “la memet, gravat da yakışmış” diye iltifat eden arkadaşına dolmuş şoförünün verdiği şu cevaba şahit olmuştum.
“La sorma oğlum yaaaa, ben bunu hiç sevmem, okulu bile bunun yüzünden bıraktım, şoför oldum, geldi burada da buldu beni”
Adamın şiveli ve samimi ifadesi beni tüm yolculuk boyunca güldürmüştü, ama düşününce okumaya-eğitime hangi eksenden bakıyor yurdum insanı, dehşete düşmemek elde değil.
Öğrenmeye, yeniliğe, değişime bakış açısı böyle olunca, bizim insanımız 50′sinden sonra elini-eteğini çeker hayattan genelde. Hiç dikkat ettiniz mi? Çevrenize bakın, pek çok örneğini göreceksiniz. Hayatta iyi-kötü bir şeyler yapılmış, belli bir mesafe kat edilmiştir ve insanımız elde tespih, durup beklemeye başlar ölümü.
“Bu saatten sonra ne olacak? Yaşayacağımı yaşamışım”
Yaşanılan şey ise çoğunlukla en kabasından bir BAĞ-KUR veya SSK emeklisi olmak için verilen mücadeledir.
“E hiç olmazsa böyle boş boş oturma kahve köşelerinde, yeni bir şeyler öğren, oku, gez, toz”
“Öğrenip de ne yapacam bu yaştan sonra, benim bildiğim bana yeter”
Hayır, yetmiyor işte. Yetmiyor ki; aldığın o kıytırık maaş ile o kahvede çay söylerken kendine elin titriyor. Bildiğin sana yetmiyor ama sen bu yetersizliğinin farkında bile değilken, bundan istifade edip köşeyi dönenler, Boğaz’a karşı yudumluyorlar çaylarını.
Yetmiyor ki sattığın oyun karşılığı verilen bir çift ayakkabıyı sen çoktan eskitmişken, yerine yenisini alamayıp, altına pençe yaptırırken, o sattığın oy ile vurgun yapanlar yurtdışından giyiniyor, senin üç maaşını veriyor bir ayakkabısına.
Yetmiyor ki, senin güvenliğin ve refahın için seçip memur ettiğin şahısları karşında hala padişah görüyorsun. Gelmiş geçmiş parti gözetmeksizin cümlesi, maaşlarını dahi senin verdiğini unutup, karşında aslan kesilirken, sen sinip, boynunu uzatıyorsun.
Bildiğin yetmediği için köyünden, semtinden başka bir yer tanımıyorsun. Almanya’nın doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine aynı renk, aynı desen, aynı dizayn ile döşenmiş kaldırım taşlarını görmüyorsun, kaç senede bir yenilenme ihtiyacı duyduklarını bilmiyorsun. Fakat iki mühendisin başbakanlık ettiği memleketinde 100 metre dahi standart döşenemeyen fakat her sene yenilenen kaldırımları görüp, “kimin parasını peşkeş çekiyorsunuz?” diyerek hesap soramıyor, üstelik “iyi çalışıyor adam” diye alkış tutuyorsun.
Bildiğin yetmediği için, sadece ve sadece “kırmızıda dur, yeşilde geç” kuralı ile senin şehrindekinin 5 katı araba bulunan Avrupa şehirlerinde trafiğin nasıl aktığını görmüyor, “levyeyi kapıp, karşıdakinin kafasına indirerek” trafiği açmaya çalışıyorsun.
Kutsal kitabın bile “oku” emriyle başlarken sen hala direniyor, öğrenmiyorsun. Hiç yaşamadığın bir geçmişe öykünüyor, yaşama şansın olan bir geleceği kaçırıyorsun.
Bildiğin yetmiyor ki; içinden en fazla dünkü ve bugünkü insanları çıkarıp başına geçirebiliyorsun. Bildiğin ve samimiyetin yetmiyor ki; “daha kırmızı ışıkta durmasını öğrenemediysem, ben en fazla bunlara layığım” diyemiyorsun.
Bildiğin yetmediği için, başına gelenlerin sorumlusunu dışarıda arıyor, “dış mihraklar bizden birilerini satın almayınca hiç bir şey yapamazlar” diye düşünmeyi aklına bile getirmiyorsun. 70 küsur milyon yurttaşınla bir birinizin arkasında bir daire olduğunuzu fark etmiyor, sonra da mabadındaki acının sorumlusunu başka yerde arıyorsun.
La Memet…. Uyan artık, ayakta uyuyorsun.
Murat TÜLAY
08 Eylül 2010


Referanduma Giderken yazısına 1 Yorum Var
Mustafa KOÇ
Eylül 14, 2010 : 13:20
Sevgili Murat; yazını büyük bir keyifle okudum. Yılmaz Özdil tadındaki yazılarının devamını diliyorum. Sadece şunu belirtmek istiyorum, keşke referandumdan 3 gün evvel değil de, 30 gün evvel yazmış olsaydın şu yazını da, belki HAYIRlara biraz daha vesile olurdu.