Kadın, Şiddet ve Erk
Temmuz 28, 2010 | Kategori: Hüseyin DEDE
Mart ayının başında Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü andık. Andık diyorum eğer ki kutlama kelimesini kullanmış olsaydım anlamlı günlerin şölen ve kutlama tarzıyla içinin boşaltılmasına aynı zamanda değerinin günden güne etkisizleştirilmesine katkı sunmuş olacaktım. Dünya Emekçi Kadınlar günü’nün ardından kadına şiddet ve insanlık dışı yeni olaylarla karşılaştık. Biraz sonra değineceğim konulara geçmeden evvel maalesef toplumsal yaşamda kadına birlikte yaşama eşitliliğini tanımamakla beraber kötü süreçlerin yaşanmasına zemin hazırlanmaktadır. Bunun yanında aile içi şiddetinde seviyesinin yükseldiği aşikârdır. Neden bu toplumsal ve ekonomik eşitsizlik devam ediyor? İster liberalizmin çekirdek aile protip yaşamı olsun, isterse geleneksel aile yaşamı olsun kadına eşitlik ve hak talepleri olduğunda ya da aile içi istençleri olduklarında maalesef eşitsizliğin en gerici örneklerini vermektedir. Anahan toplumsal yaşamından ya da sadece anlatım ile toplumda kadın ve erkeğin farklı konumlandırılmadığı tarihsel dönemde eşitlik şekilsel görünümünün önemi yoktu. Görev paylaşımının herhangi bir güç ve iktidar olarak algılanmağından dolayı toplumsal yaşam ve paylaşım daha demokratik ya da eşitlikçi yapıya denk düşmekteydi.
Erkek kendi bünyesinde toplamak istediği gücü yaşamda her alana yansıtınca ekonomik ve sosyal olarak kadının gerilemesine ve gittikçe belli bir alana sıkışmasına neden olmuştur. Olanakları da kendi bünyesinde toplayarak eşitlikçi toplum yapısı erozyona uğrayarak telafi edilemez döneme girmiştir. Esasında elde etmek istediği yönetmek ve yönlendirmekten başka bir şey değildi. Modernleşme ile birlikte çözümler ve sosyal eklentiler getirilmeye çalışılsa da yara daha çok büyümeye artık şiddet boyutuna ulaşmaya başlamıştı. Çünkü her alanda sözünün dinlenmesini ya da söz ve kararın kendi tekelinde olmasını istemektedir. Bunun da karşılığı erk benim iktidar benim ve her şeye karar veren biricik benimden başka bir algıya çıkmamaktadır. Tarihsel toplum yaşamından itibaren hayata engaje edilmeye veya dayatılmaya çalışıldığını görünce kalıtsallığının resmini görmek basitleşecektir. Türk toplumu olarak eşitsizliğe hoşgörü göstermediğimiz halde durum kendi ev yaşamımız olunda en gaddar ve kafatasçı hemen kesiliveririz. Hâlbuki toplumumuzun tarihsel yaşam biçemine baktığımızda göçebe ve yarı göçebe yaşam biçeminden gelen halk olarak kadını her alanda eriyle beraber mücadele ederdi. Kadınıyla paylaşımının olması daha eşitlikçi sosyalleşmiş bir birlikteliği ve sahiplenirliği ifade etmekteydi. Fakat yaşam biçemi bu kadar özgür ve sağlıklı olan toplum-lar nasıl oluyor da kentselleşmeyle cinsel ve güç olarak ayrışmaya ve tekelleştirilmeye uğramıştır.
Tabiî ki bunun da kendi içinde tarihsel koşulları vardır. Sanayi ve modernleşme ile kadının iş alanında faaliyetleri daralmaya gittikçe ortodoks yapılarının da arzuladığı içe dönük pasifleştirme ve atıl duruma sokma çabalarını da göz ardı etmemek gerekir. Modernleşmek farklı, toplumsal kültür ve algılamasının birbirine eşitlik zeminlerinin kurumunun kökleşmesi farklıdır. Modernleşmek ve sanayi bizlere dışarıdan asgari ölçülerde verilerek kendi bünyemizde hiçbir zaman gelişmiş ortalamamızı kurmamızı sağlamamıştır. İyi bir Pazar ve tüketim sahası olarak görülerek sömürülmeye yozlaştırılmaya başlanan ilk programları pazarlamışlardır.
Bu çerçevede düğümlenen toplumsal ve aile yaşamı belli bir erk’e yaşama alanı tanıyarak nitelikli insan sayısını kendi ölçütlerinde tutarak ucuz iş gücünü istediği anda kullanmayı arka planında tutar. Güçlü olan önde kalır ve bu da erkeğe tanınarak geçim ve evin liderliği ona yükler. Son söz her zaman kazanana ve parayı eve getirene düşer. Hâlbuki paydaşlık her zaman aile içinde yaşanmaktadır. Atıl duruma sokan zihin dayatmaları sanayileşen liberal açlıktır. Yabanlaştırılan aile yaşamı ve geleneksel töreci bakıştır. Evdeki kadının hayat yoldaşın olduğu, yaşamı paylaştığın direk olduğunu unuttuğumuzda artık kadınları doğada mana ve anlam olarak sağlıklı algılamadığımızı söylemek gerçekçi olacaktır. Şiddetin her türlüsü insan olmak onuruna ve yaşam iradesine karşı yapılmış sindirmedir. İnsanın ve hele hele kadının üretkenliğini anlamamak ve değersizleştirmek olacaktır. Annemizin bir kadın olduğunu unutmayalım. Aile içi şiddetinde çocuklarımıza uyguladığımız baskının ve darpların gelecek anlamında hastalıklı bireyleri ve sevgisizliği büyüteceğini görmekte güç olmayacaktır.
İster toplum yaşamında olsun, ister aile yaşamında olsun sistemi ve erki elinde bulunduran biriciklere yaşamın eşitliğini göstermek ve insan iradesini kullanmak konusunda tereddüt etmemek gerekir. Bugünlerde kadına şiddet ve darplarda aynı zamanda aile içi şiddet sayısında artış hemen göze çarpmaktadır. Bu anlamda ortodokleştirme ve köleleştirme politikalarına engel olmamız, yarınlar açısından cinsiyete göre değil, insan olmak onuruna göre yaşamak için mücadele etmeliyiz. Evimizde insan önce eşimiz daha sonra direğimiz ve en sonunda yoldaşımız olduğunu unutmamalıyız. Uyguladığımız şiddet kime ise bilinmesi lazımdır ki şiddeti biz esasında kendimize uyguluyoruz. Kendimizi yok ediyoruz, yalnızlaşıyoruz ve bencilleşiyoruz.
Kadına ve her türlü şiddete karşı çıkmalıyız. Şiddet erki doğurur, erk biricik doğrunun kendisi olduğunu tanır. Eğer ki kendi onuruna sahip çıkıyorsan ailenin, eşinin ve çocuklarının da onuruna da sahip çık.
Herkes insandır. İrade insan olmayı tanımlar. Şiddeti kına, köleleştirmeyi yık.
Hüseyin DEDE
28 Temmuz 2010

