Yetmişlerde Çocuktuk, Seksenlerde Genç
Nisan 14, 2010 | Kategori: Yaşam ve Siyaset
68 kuşağı; Dünya’da ve Türkiye’de sisteme karşı daha fazla özgürlük, daha fazla refah, daha fazla barış ve sömürgesiz bir yaşam taleplerini yüksek sesle dillendirmiş nesle verilen isimdir.
68 kuşağı dönemi; bir şeyleri değiştirmeye çalışanların, düşünceleri için mücadele eden ve her şeyi göze alan genç insanların dönemidir.
O dönemde delikanlı erkekler ve genç kızların “karanlığa ve bağnazlığa geçit yok” derken, “tek vatan, tek bayrak” derken, “eşitlik” derken, “tam bağımsızlık” derken, ne kadar ileri görüşlü oldukları bugünlerde daha iyi anlaşılmaktadır.
O kuşak çok cefalar çekti, özellikle 70’li yıllarda gençliklerini yaşayamadan yaşlandılar. Onlar, bizim ağabeylerimiz, ablalarımız, amcalarımız, halalarımız, komşu Necla Teyze’nin büyük oğlu, Bakkal Hüseyin amcanın kızıydılar.
İşte biz; tam da onların bu dünyaya kafa tuttukları dönemde dünyaya gelen 68 kuşağı bebekleriyiz. Şimdilerde 40’lı yaşlarını yaşayan biz 68 kuşağı bebekleri, onların değiştirmeye çalıştıkları dönemde dünyaya gözlerini açmış, ilk çocukluk ve gençlik yıllarını 70’li ve 80’li yıllarda yaşamış, 90’larda evlenmiş, 2000’li yıllarda başkalaşan dünyaya ayak uydurmaya çalışan ama aklı hep eskide, yani 70’lerde 80’lerde kalmış, orta yaşlarımızı labirentlerde yaşayan ve yabancılaşmış büyük kentlerde birbirinden kopuk yaşayan bireyleriz.
Özlediğimiz, özlemle andığımız yıllarımız ve o yıllardaki yaşadıklarımız, son sürat ilerleyen teknolojiye yenik düştü.
Bizlerden daha kötüsü, bizim çocuklarımız; ev, okul ve dershane üçgeninde mekik dokuyan, sırlarını paylaşacağı, oyunlar oynayacağı, beraber güleceği arkadaş olarak bildiği kişinin aslında lise ve üniversite sınavlarında geçilmesi gereken en önemli rakibi olduğunu anladığında, yavaş yavaş yalnızlaşan, bir tek bilgisayar karşısında mutlu olabilen, sorunlarıyla tek başına başa çıkmaya çalışan bir nesil oldu ne yazık ki.
Bizim 70’li ve 80’li yıllarımız çok özel ve çok güzeldi. Maalesef bizim çocuklarımız, bizlerin yaşadığı güzel anları, kendi çocukluk ve gençlik yıllarında asla yaşayamayacaklar, yaşayamıyorlar.
Türkiye’de kişi başına düşen en çok kitabın satıldığı ve okunduğu dönemdi o yıllar. Çocukluğumuzda Kemalettin Tuğcu, Ömer Seyfettin okurduk. Kütüphanelerde ödünç kitap alma kartlarımız vardı.
Bugünlerde, kitapçı rafında üzerinde “Aşk-ı Memnu” yazan kitabı gören küçük çocuğun, annesine; “Anne bak! dizinin kitabı çıkmış !” diyen nesil değildik biz.
Uzun favori, İspanyol paça pantolon, geniş kravat, peruk, apartman topuk ayakkabı, anarşi, boykot, tüp ve yağ kuyruklarının olduğu yıllardı. “Devrim Arabaları” yollara çıkamamıştı ama, “Anadol” otomobillerin gelin arabası yapılmaya başlandığı yıllardı.
Yediklerimiz acaba kanserojen mi diye düşünmezdik. Domatesler kırmızı, karpuzlar bal tadında, çaylar tavşan kanıydı. Damacanalar ile su satılmazdı, musluğa ağzımızı dayar kana kana içerdik suyumuzu.
Her şeyin bugünkü gibi kirli olmadığı dönemdi. “Kaçak Doktor Kimble”ı izlemek için mahallemizde tek televizyon sahibi olan Veli Amca’ya giderdik. Kocaman papyonlu adamlarla, uzun tuvaletli kadınların oluşturduğu “Ankara Radyosu Ses Sanatçıları Korosu”nun konserini gözümüzü kırpmadan izlerdik.
Sabahları saat tam On’da “Arkası Yarın” dinlerdik radyoda. Gerçektende yarın olmasını beklerdik, arkasını öğrenmek için hikayenin. “Efekt Korkmaz Çakar”dı mesela. Efektin ne olduğunu bilmiyorduk ama, “efekt Korkmaz Çakar”ı herkes biliyordu. Sonra Orhan Boran’ın sunduğu “Doğru mu, Yanlış mı” yarışma programını dinlerdik, akşamları dokuz buçukta. Dinleyiciler de dilerlerse evlerinden bu yarışmaya katılabiliyorlardı. Sorulan soruyu bilirsen radyoya mektup yazıyordun, çekilen kurada kazanırsan 15 gün sonraki programda ismini anons ediyorlardı ve İş Bankası’nda adına 250 liralık hesap açıyorlardı. Birde altında kilit olan kumbara veriyorlardı.
Şimdilerde, “SMS” veya “e-posta” ile bu süre saniyelere indi. Yani eskiden 15 gün yaşadığımız heyecanı ve beklentiyi, gelişen teknoloji saniyelere indirdi. Dolayısıyla kalp çarpıntıları uzundu eski zamanlarda, heyecanlarımız güzeldi, kirli değildi ve bir heyecan için günlerce kalbimiz çarpabiliyordu. Şimdilerde ise, heyecanlar ve beklentiler anında karşılandığı için yeni heyecanlar, suni heyecanlar yaratılmakta, bırakın günleri anlık değişmekte duygular ve insanlar.
Sevdiklerimize kartpostal atardık bayramlarda, yeni yıla girerken. Saklanırdı onlar. “Mavi Boncuklu Kınalı Koç” kartpostalı kurban bayramında, “Çam Ağaçlı Kış” veya “Geyikli Arabasıyla Noel Baba” kartpostalı yılbaşında, yaşadığımız yöreden bir yer, mesela “Erzurum Vilayet Binası” ramazan bayramında favori kartpostallardı. Kandillerde komşular birbirlerine peksimet, börek, tatlı, helva gibi yiyecekler götürürler, yoksullara kullanılmayan eşyalar verilirdi.
Şimdi SMS ile kutluyoruz birbirimizi, cep telefonunun “gönderilmiş mesajlar” bölümüne kayıtlı; bayram, yılbaşı ve kandil kutlaması mesajlarını ayırt etmeksizin herkese yolluyoruz. “Miraç” kandili kutlamasında attığımız mesajda, daha önceki kayıtlı “Regaip” kelimesini düzeltme ihtiyacı bile duymuyoruz. Çoğumuz açıp okumuyoruz, çoğumuz cevap dahi vermiyoruz birbirimize. Hatta, “şiirsel mesaj metni” ile gönderenin kim olduğunu yan yana koyduğumuzda, tebessüm ettiğimizde olmuyor değil.
Evet, kartpostal atardık birbirimize, mektuplar yazardık ve saklardık mektuplarımızı kartpostallarımızı o yıllarda. Sevgililer mektuplaşırdı, mahallenin en küçük çocuğu çağrılır, eline dondurma, çikolata, şeker ne varsa hizmeti karşılığı tutuşturulur ve mektubun filanca ablaya yada falanca abiye verilmesi ve sonrasında bundan kimseye bahsetmemesi tembih edilirdi.
Şimdiki modern kurye şirketlerini kuranlar, o yıllarda bu müstesna görevi yürüten, sevgililer arasında çikolata karşılığı mektup taşıyan veletlerden birileridir kesinlikle.
1974 Kıbrıs savaşının ve sonrasındaki ekonomik ambargoların sıkıntılı günleri haricinde, insanlar bugüne göre çok daha huzurlu, komşuluk ilişkileri çok daha gelişmiş yıllardı o yıllar. Herkes birbirine hürmet ederdi.
Karaoğlan’ımız, Çoban Sülo’muz vardı. Lorel ile Hardy neyse, Hacivat ile Karagöz neyse, bizim içinde onlar öyleydiler. Babalarımız Ecevit’çi veya Demirel’ciydi. Annelerimiz pek bu işlere karışmazlar, “Al Birini, Vur Öbürüne” derler, babalarımız kime oy verirse onlarda oraya vururdu “EVET” mührünü. Ya “Kır At”ın böğrüne, yada “Altı Ok”un tam ortasına. Çoğu memursa, maaşlarına beklentilerin çok üzerinde zam yaparak memuru “selamet”e çıkaran hocaya minnet duyar, “anahtar” rol verirlerdi kendisine, “Al Gülüm Ver Gülüm” oyununda.
İlköğretim Okulu’na o yıllarda “ilkokul” denirdi. “Beşi bitirdin mi?” diye soru sorulurdu çocuklara. Beşi bitirdiysen yarı adam olmuştun o zamanlarda. Servisle değil yürüyerek giderdik arkadaşlarla güle oynaya okullara, annelerimiz karşıdan karşıya geçerken dikkatli olmamızı tembih etmezlerdi. Tanımadığın kişilerle konuşma, onlara yaklaşma denmezdi bize. Tanımadık kimse yoktu ki. Herkes tanıdıktı… Bahçıvan Cevat Kurtuluş, Bakkal Ali Şen, Aşçı Necdet Tosun, Uşak Nubar Terziyan, Şöför Ayhan Işık, Bahriye Subayı Ediz Hun, Öğretmen Filiz Akın, Balıkçı Kadir Savun, Doktor Cüneyt Arkın, Terzi Mürüvvet Sim, O’nun iplik fabrikasında çalışan kızı Hülya Koçyiğit, içten içe bu kızı seven tıbbiye öğrencisi Engin Çağlar, Mahmut Hoca Münir Özkul, Hafize Ana Adile Naşit, Çapkın Ferit Tarık Akan, Badi Ekrem, İnek Şaban, Selvi Boylu Kadir İnanır, Al Yazmalı Türkan Şoray… kimler kimler… ve tabii ki tatlı ihtiyar fabrikatör Hulusi Kentmen… Yabancı yoktu aramızda yani…
Kokulu silgilerimiz kaybolmasın diye boynumuza asılır, kalemlerimizi tahta sürgülü kalem kutularına koyardık. 25 kuruşa iki bisküvi bir lokum alır, lokumu bisküvilerin arasına kıstırıp yerdik. Elma şekeri 10 kuruştu.
Erovizyon dedin mi, hayat durur, ertesi gün gazeteler ortak manşet atardı. “Türk’e Türk’ten başka Dost Yok”… İlk oniki puanımızı “Aman Petrol” ile almıştık…Yarışmaya ilk kez katılan Fas’tan…
Orhan Gencebay’ın “Bir Teselli Ver” dediği, Erol Evgin’in “Ben imkansız Aşklar İçin Yaratılmışım” diye haykırdığı, Sezen Aksu’nun “Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler” diye dua ettiği, Tülay’ın “İkimiz Bir Fidanın Güller Açan Dalıyız” diye ağladığı, Cem Karaca’nın “Namus Belası” na bulaştığı, Yasemin Kumral’ın “Bim Bam Bom” artık benimde bir sevgilim var diye sevindiği, Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar” diye sitem ettiği ve günümüzde bile birçok erkeğin kadınına söylemediği “Kadınım” ı taaa yüreğinden söyleyen Tanju Okan’ın yıllarıydı…
Behlül Ediz Hun’du, Bihter’de Müjde Ar…
Tam adını söyleyemezdik, bazılarımız “legratör” bazılarımız “regülatör” bazılarımız “legiratör” derdi. Onsuz izleyemezdik tek kanallı siyah beyaz televizyonu.
Kovboy filmlerini sevdik “Bonanza” izleyerek… Mary’nin kör olmasına bütün ülke olarak yas tutmuştuk “Küçük Ev” i izlerken… Mahalledeki aksi kişilere “Ceyar” denirdi. Adile Teyze’ye sitem ederdi çocuklar isimleri söylenmeyince… “Uykudan Önce”.
Soğuk kış günleri sobamızın üzerindeki tencerede, gün boyu fokurdayan kuru fasulyeyi ailece yedikten sonra, yere muşamba serilir, leğen getirilir, tencerenin yanında kaynatılan güğümdeki su ılıştırılarak, annelerimiz yıkardı bizi… Yatak zaten başucunda… Ne keyifmiş…
Gazoz kapağı toplar, misketleri değişirdik. Sek sek oynardık, ip atlardık, saklananları arardık; önümüz, sağımız, solumuz, arkamız “sobe”, saklanmayan “ebe”ydi. Top oynardık, kan ter içinde su içmeye gelirdik eve, annelerimiz soğuk su içme demezlerdi, çünkü buzdolapları yoktu o zamanlar herkeste…
Ramazanlarda iftara çağırılırdı konu komşu, akraba… Mahallenin bütün çocukları teravih namazına giderdik, kıkır kıkır gülerdik, yaşlı amcalar camiden kovardı bizi…
Sünnet düğünleri sokakta yapılırdı, sünnet çocukları atla gezdirilirdi, salon düğünleri güzel olurdu, hep kız kıza dans edilirdi… Hey Gidi Günler Heyyy…
“10 Kasım”larda, içimize yerleşen hüzün gün boyu büyük bir özlemle içimizde büyür, topladığımız kasımpatıları birleştirir, Ata’mıza sunardık… Televizyonda Atatürk’ün sevdiği şarkıları söylerdi Safiye Ayla. 10 Kasım’ların, 29 Ekim’lerin, 30 Ağustos’ların hangi güne denk geldiğini hesaplamaz, hafta sonu ile birleştirip bir yerlere kaçarmıyız diye düşünmezdik.
Modern çağın son altın yıllarını biz yaşadık. “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek” diye komşunun kapısını çalan son çocuklar bizlerdik. Genetiğiyle oynanmamıştı hayatımızın…
“Kenan Paşa, Çok Yaşa” tezahüratları meydanları inletiyor, anarşikleri asan ve ülkeye huzur getiren bu paşa ve konsey üyelerini siyah beyaz televizyonumuzda her akşam izliyor, bizde onlar gibi ülkeyi kurtarmak için askeri okulun yolunu tutuyorduk. Toplumda geçerli bir meslek sahibi olacak, elimiz genç yaşta para görecek, orduevinde ucuza traş olabilecektik. Ailelerimiz bizlerle gurur duymuş olmalılardı, ama bizler “paşa” olacağımızı zannettiğimiz sistemde, en az zayiatla sistemin dışına kendimizi nasıl atarızın telaşına düştük. Yaşıtlarımız kız arkadaşlarıyla gezerken, bizler çoraplarımıza, donlarımıza numara dikiyorduk. Herkesin eşit olmadığını öğrendik. Öyle zannediyorduk ama değilmişiz. Olsun… Çok arkadaşımız oldu, yurdun her köşesinde…
Yetmişlerde çocuktuk, seksenlerde genç… Geç değil hayata katlanmak kırklarımızda, sadece birazcık güç… Biz 68 kuşağı bebekleri emekliyorken, duyduk ki insanlık Ay’a ayak basmış. Biz 68 kuşağı bebekleri “Emekli” olduk, anladık ki insanlık Ay’da kalmış.
Karşılıksız sevgiyi paylaştık o yıllarda, arkadaş olma sayımızı serdik kapı önlerinde serilen kilimlere, asfaltsız tozlu sokaklarımıza. Sobamız hep sıcaktı, çamurda tozda toprakta kirlenmiş elbiselerimiz, bakkalda satılan ucuz deterjan kokuları ile birlikte asılıydı sobanın üzerinde gerilmiş naylon ipte. Büyüyünce ne olacaksın dediklerinde “keşke büyümesem” diyemedik. Bizim pahalı oyuncaklarımız olmadı, ama olsaydı; onlara sahip olamayan çocuklardan saklardık oyuncaklarımızı, çünkü rengimiz beyazdı. Kızlar pembe, erkekler mavi doğmuştu ama, tek renk vardı hayatımızda; o zamanlar her şey bembeyazdı. Yıldızlar her gece bizi bekledi gökyüzünde tutulacak dileklerimiz için, çocukken elimizi bırakmayan annelerimiz gibi. Keşke çocukken kayan bir yıldıza bakıp “hiç büyümesem” diyebilseymişiz, beyazlar kirlenmeden önce…
Mustafa KOÇ
Aralık 2009 – Ankara


Yetmişlerde Çocuktuk, Seksenlerde Genç yazısına 4 Yorum Var
İnci ŞİMŞEK
Nisan 14, 2010 : 17:50
Sevgili Mustafa öyle güzel anlatmışsınki okurken o yıllara gittim. Güzeldi o günler, duygular saf temizdi. İnsanlar daha bir insandı. Bizim kuşak şanslıydı. Şimdi her türlü teknoloji var. Ama insanlık yok. Yazık.
NURAY ORMAN
Haziran 4, 2010 : 18:11
OKUDUĞUM HER SATIRDA SANKİ O GÜNLERİ TEKRAR YAŞADIM…
Murat TÜLAY
Eylül 10, 2010 : 01:11
Koç’um benim, ilk okuduğumda da çok beğenmiştim, 9 ay sonra bugün yine okudum, çok daha fazla beğendim. Ellerine sağlık.
sema yıldız köseoğlu
Ocak 31, 2012 : 23:46
nerde o eski günlerimiz yokluk vardı biz mutluyduk