CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Basın Açıklaması
Şubat 20, 2010 | Kategori: Yaşam ve Siyaset
AKP İKTİDARI SADECE ADALETİ DEĞİL,
DEVLETİ DE TAHRİP EDİYOR.
(CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN
BASIN AÇIKLAMASINDAN- 18 ŞUBAT 2010)
YAŞANMAKTA OLAN GELİŞMELERİ BİR USUL VEYA BİR YETKİ TARTIŞMASI OLARAK, NAZARİ BİR HUKUKİ İHTİLAF OLARAK DÜŞÜNMEK ÇOK YANILTICIDIR.
Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinin, demokrasi tarihinin, hukuk tarihinin kaydetmediği bir olayla karşı karşıyayız. Türkiye’de ilk kez Cumhuriyet tarihi boyunca bir adliye bir başka adliyeyi basmıştır. Türkiye’de ilk kez bir Başsavcı bir başka Savcı tarafından tutuklatılmıştır.
Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez bir adliye bir başka adliyeyi basmıştır. Türkiye’de ilk kez bir Başsavcı bir başka Savcı tarafından tutuklatılmıştır. Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinin, demokrasi tarihinin, hukuk tarihinin kaydetmediği bir olayla karşı karşıyayız…
Böylesine olağanüstü, böylesine tarihimiz boyunca tanık olmadığımız bir uygulamayı haklı kılacak gerekçeyi bir teorik hukuki ihtilaf gibi anlamak çok vahim bir yanılgıdır.
Türkiye’de Başsavcıların nasıl yargılanacağıyla ilgili çok açık, net, yasal bir düzenleme vardır. Bu düzenleme başsavcıların, birinci sınıf hakim ve savcıların olağan usulün ötesinde Yargıtay Ceza Dairelerinde yargılanmalarını öngörmüştür.
Hukukla ilgili bu konuya yönelik uygulamanın değerlendirmesini bu memleketin bu konuda en ciddi yargı kurumları açıklamalarıyla ortaya koymuştur. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu ve Yargıtay Başkanlığı çok açık bir biçimde bu tutuklama kararının bir yetki aşımı anlamına geldiğini açıklamışlardır.
Başta bu hükmet, herkesin frene ihtiyacı var. Yargı yanlışlıklara karşı frendir. Ülkeleri demokratik işleyiş bakımından güvence altına alacak ana kurum bağımsız yargıdır. AKP, bağımsız yargıyı kendine hasım, adeta düşman ilan etmiştir. Adalet Bakanı adeta yargıyla savaşmaktadır.
Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu bu kargaşayı atyeşleyen dört Erzurum Başsavcısı ve yardımcılarının özel yetkilerini kaldırarak ve yerine yenilerini atayarak tavrını çok net olarak ortaya koymuştur. Bu HSYK’nın kendi yetkisi içinde aldığı bir karardır. Bu yetki tecavüzünü yapan savcılarla ilgili olarak bir “yetkisizlik tespiti” yapmış ve onların “özel yetkili savcı” konumunu ortadan kaldırmıştır.
Devlet hukuka dayanır, hukuk tahrip edilirse devlet yara alır
Bu gidişin iyi bir gidiş olmadığı çok açık bir şekilde gözüküyor. Devlet hukuka dayanır, hukuk tahrip edilirse devlet yara alır. Hukuk her şeyin özüdür. Adalet mülkün temelidir. Mülk devlettir, ülkedir, cumhuriyettir. Bütün bunların temeli adalettir. Adaleti tehdit eden en büyük tehlike adaletin siyasetin emrine girmesidir. Adaletin siyasallaştırılmasıdır. Hükümetlerin ve siyasi partilerin adaletin bir parçası olarak adaletin işleyişine yön vermesi, adalete müdahale etmesi, bizatihi adaletin kendisinin ortadan kalkması anlamına gelir.
Bugün AKP iktidarının yargıyı teslim almaya yönelik girişimleri ile böyle bir noktadayız. Hükümet adalete yönelik suçlamaların merkezindedir. Bu tutum siyaseti adalete yerleştirme, savcılara, hakimlere emir kumanda etme, hükümetin talepleri doğrultusunda tetikçi hukukçuların, yargıçların, savcıların devreye sokulmak istenmesi, böyle arayışların ortaya çıkması, siyasete göre savcı aranması, Başbakanların savcı arayışı doğrultusunda dava kurgulamaları Türkiye’de adaletin temelinin çatırdamakta olduğunu bize göstermektedir.
Adaletin temelinin çatırdaması, bilinmelidir ki, devletin temelinin de çatırdaması sonucunu doğuracaktır…
Hükümet adalete yönelik suçlamaların merkezindedir. Hükümet boğazına kadar bu işe batmıştır. AKP sadece adaleti tahrip etmiyor, devleti de tahrip ediyor.
Yandaş yargı konusu artık bir mevzi olay, bir özel olay olmaktan çıkmıştır. Yargı kurumlarını, yargı sistemini yandaş bir zihniyetin etkisine alma konusunda hükümet açıkça bir taraf haline gelmiştir. Türkiye’de şimdi tehlikeye giren artık hukuk düzeninin bizatihi kendisidir.
Bu olayların yaşandığı bir ortamda hukuk düzeninin işlerliğinden söz etmenin imkanı ortadan kalkmıştır. Bunun nedeni, AKP iktidarının “yetki bende, güç bende, istediğime istediğimi yaparım” zihniyeti ve anlayışıdır.
Bu olaydan sonra eğer bu olayı ortaya atanlar amaçlarına ulaşırlar, hedeflerini gerçekleştirirlerse Türkiye’de artık herkes tehdit altındadır, her an, her şey herkesin başına gelebilir demektir. Bu olayın etkisizleştirilmesi bu açıdan çok büyük önem taşıyor.
Bu artık hukukun güvencesinin kimse için işlemeyebileceğini ortaya koyan bir örnektir. Bu nedenle de Türkiye’de şu anda tehlikede olan hukuk devletinin kendisidir.
BU BİR CEMAAT HESAPLAŞMASIDIR.
“Türkiye’de AKP kaynaklı kadrolaşma, bir siyasal kadrolaşma olmanın ötesinde bir cemaat kadrolaşmasıdır.”
Bu olayın niteliğini değerlendiren sağduyusunu kaybetmemiş herkes, hükümetin bu olayın arkasındaki fail olduğunu, bu sürecin hükümetin kararı ve tercihi doğrultusunda işletilmekte olduğunu görmektedir.
Bu iş savcı işi değildir. Bu iş hükümetin hukuka, yetkili savcılara, kamuoyunun vicdanına, aklına, mantığına karşı kendi mücadelesini götürmekteki inadı olayıdır. Hükümet bu inadı sergilemektedir. Bununda inandırıcı hiçbir tarafı yoktur.
Bu olayın arkasında ne yattığını değerlendirmek için olayın kısa tarihçesini hatırlama ihtiyacı vardır. Bu olay uzun bir süreden beri Erzincan Cumhuriyet Başsavcısının cemaatlar konusunda başlattığı bir soruşturmasıyla ilgilidir. Bu soruşturmayı başlattıktan sonra çok ciddi tepkileri üzerine çekmiştir.
Başsavcıya, Başbakan Yardımcısı telefon açmıştır. Bu işi kapatmasını istemiştir. Gözaltına aldığı insanları salıvermesini istemiştir. Yani bir Başbakan Yardımcısı “yargıya müdahale etmiştir.”
Bu anlayışla, hükümet ve devlet olanaklarını kullanarak AKP iktidarı kendi siyasi dünya görüşünü yargıya dayatmaktadır. O dünya görüşü doğrultusunda siyasetin kendisinden beklediğini yerine getirmeyen yargı mensuplarını ezme, sindirme, etkisizleştirme mücadelesini götürmektedir.
Cemaat örgütlenmesinden güc alan dünya görüşü doğrultusunda siyasetin kendisinden beklediğini yerine getirmeyen yargı mensuplarını ezme, sindirme, etkisizleştirme mücadelesini götürmektedir.
iktidar, yer yer yargıyı, güvenlik güçlerimizi çok tehlikeli bir biçimde cemaat örgütlenmesi ile denetimi altına almıştır. Hükümetin himayesi, gözetimi, desteği altında Türkiye’de yargı da, güvenlik güçleri de yer yer cemaat kontrolüne geçmiştir. Hükümet bu tablodan yarar ummaktadır.
Bu, hükümetin cemaatlerle ilgili anlayışının Türkiye’de hukuk devletini nereye getirmekte olduğunu bize gösteren bir örnektir.
AKP’NİN YARGIYA HÜKMETME ÇABASININ BAŞARIYA ULAŞMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. YARGI KURULUŞLARININ TAVRI BİR KIRILMA NOKTASI OLACAKTIR.
Uzun süredir biz Türkiye’nin bu gidişinin ülke, toplum, devlet, vatandaş açısından çok ciddi tehlikeler içerdiğini, çok ciddi tehditler taşıdığını söylüyoruz.
İktidarın yargıyla hesaplaşma arayışı yeni platformlarda devam edecektir. Ama yargının bu hesaplaşmaya teslim olmayacağı görülmüştür. Geldiğimiz noktada kurumlar kendi içinden çatlatılarak birbiriyle çatışır bir noktaya taşınmak isteniyor. Ama böyle bir tehlikeyi yargı kurumlarının isabetle en yukarı düzeyde tespit ettiklerini ve bu gelişmeye meydan vermemek için yargının bütünselliği içinde bu tehdidi göğüsleme kararlılığı içine girdiklerini görüyorum.
Ancak, yaşanmakta olan tehditlere ve kargaşaya son verme imkanının artık devletin herhangi bir kurumunun elinde olmaktan çıktığını, bu gidişatı dengeleyecek bir imkanın devletin bugünkü işleyişi karşısında artık var olmadığını görüyoruz.
Türkiye’de anayasayı sahiplenmeyi, hukukun üstünlüğüne saygı göstermeyi, basın özgürlüğüne saygı göstermeyi, iktidar gibi düşünmeyen insanların, muhalefetin haklarına, hukukuna değer vermeyi zorunlu kılacak bir unsur sistemin içinde yoktur. Yani demokrasiyi güvence altına alacak, demokrasiyi tehdit etme eğilimine caydırıcı olabilecek sistem içi, sistem dışı bir güç yoktur. Demokrasimizin tek güvencesi halkımızdır, halkımızın iradesidir.
ÜLKE SAHİPSİZ. BU TABLOYU YÖNLENDİRECEK CUMHURBAŞKANI ARIYORUZ.
Bazıları Cumhurbaşkanı yerine ombudsman arıyor. Demokrasilerde ombudsman Cumhurbaşkanıdır. Ama Cumhurbaşkanı bu tabloyu yönlendirecek konumda olmaktan uzaktır.
Niye uzaktır? Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde bizim söylediğimiz gerekçeler dolayısıyla uzaktır. İşte biz böyle bir tablo karşısında müdahale edebilecek konumda bir Cumhurbaşkanı Türkiye’de seçilsin istemiştik. Bunun içinde o zaman demiştik ki, kamu oyundan yaygın destek alacak, toplumun herkesimi ile barışık bir AKP’li de olabilir. Ama iç çekirdekten yapmayın, bir militan AKP’liyi yapmayın demiştik. Ne yazık ki AKP’ye dinletemedik.
TEK ÇÖZÜM SANDIKTIR. HÜKÜMETİN YAPABİLECEĞİ EN BÜYÜK İYİLİK BİRAN ÖNCE MEMLEKETİ SEÇİME GÖTÜRMEKTİR..
Çare milletin konuya el koymasıdır, sorunu çözmesidir. Türkiye’yi kimsenin yıpratmaya, daha fazla yormaya hakkı yok. Türkiye’yi sıkıntıya sokan bizzat iktidarın kendisidir. Bu gidişin sonu kötü. Toplum, hepimiz bunu kaygı ve üzüntüyle izliyoruz.
Biz Türkiye’de ihtilaflar sokakta çatışmaya taşınmasın, mahkemeye taşınmasın, karakola taşınmasın, yargıya taşınmasın, normal süreç içinde halkımız demokrasi ve sandık esasına dayalı olarak ülkeyi yönetsin istiyoruz. Biran önce sandığa gidilmelidir.
Milletimizin bu gidişe kendi özgür, demokratik iradesiyle yön vermesini talep ediyoruz. Başka çıkış yolu göremiyorum.
“ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZA MAHKEMELERİ” KALDIRILMALIDIR
En temel demokratikleşme adımının atılacağı alan, hukukta eşitliğin imtiyazlı, özel yargı merci yaratma, sistemin dışında siyasi telkine müsait, siyasi yönlendirmeye açık yargı mekanizmasını ortadan kaldırmak olmalıdır.
Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve savcılıkları, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin (eski DGM’lerin) yerine kurulmuştur. Hukukta özel bir durum olmaz, hukuk geneldir. DGM sadece ismen değil, resmen, fiilen kaldırılmalıdır. “Özel yetkiyle donanmış ağır ceza” ihtiyacı artık toplumumuzda olmamalıdır. Yargılamalar normal mahkemelerde yapılmalıdır. Ergenekon’da o uygulamanın bir parçasıdır. Bu durum hükümetin zihniyeti, anlayışı doğrultusunda yargının acımasızca kullanılmak istenmesinden kaynaklanmaktadır.
Alıntı : CHP Resmi İnternet Sitesi

